23 Ağustos 2010 Pazartesi

Zeki Karaaslan : Sözdüşüm Kitabı



Zeki Karaaslan’ın yıllardır değişik dergilerde yayınlanan deneme ve eleştiri yazılarını Sözdüşüm adlı kitapta bir araya getirdi. 240 sayfa olan kitapta Zeki beyin çok sayıda yazısı bulunmaktadır. Örnek olması için Hilmi Haşal’la yaptığı söyleşinin bir kısmını kitaptan buraya aktardık. 


Mühendislik mesleğinden başka yıllardır şiir ve edebiyatla uğraşan Zeki Karaaslan bundan 10 yıl önce Hilmi Haşal’la aynı işyerinde çalışma imkanı buldu. Zeki bey bu söyleşiyi Hilmi beyle birlikte çalıştığı günlerde yapmıştı. Söyleşi oldukça uzun olduğu için ancak bir kısmını kitaptan buraya aktarabildik.


HİLMİ HAŞAL İLE SÖYLEŞİ

Zeki Karaaslan: "Hilmi Haşal kimdir? Nereden gelip nereye gitmektedir?" diye sorulsa, en kolay yanıtınız nasıl olurdu?


Hilmi Haşal: 1954'te, Bulgaristan'ın Kırcali iline bağlı Haşallar, (Aşağı Tosçalı) köyünde başlamış yeryüzü yolculuğum. Ailemin, Balkanlar'dan Marmara'nın güneyine, Bursa'ya, "Serbest Göçmen" olarak gelişi 1973 yazında gerçekleşti. 1981 'den sonra iki yıla yakın, Denizli, Ağrı, Erzincan, Van, Muş, Elazığ seyahatleri... Yaklaşık dört yıldır da Bursa-Adana arasında zamanla şakalaşıyorum. (Belki de zaman benimle dalgasını geçiyor, kim bilir?) Yer ve zaman kavramlarıyla başı hoş birisi değilim. Gitmek ve gelmek kavramlarıyla da... Ama bundan sonra ömrüm hangi yöne yol alır, varır hangi noktada sabitleşir, bilemiyorum. Gerçek şu ki bildiğim sadece Bursa. Yeniden Bursa elbette... Yerleşik olduğum, halen nüfusuna kayıtlı bulunduğum kente ulaşan yön. Ama yaşam rüzgarı daha nereleri ziyaret ettirir? Doğrusu ben de merak ediyorum. Bir kenti sevmek bütün ömrünü orada geçirmeye yetmiyor demek ki... Yine de aynı adresi kullanıyorum yirmi beş yılı aşkın süredir:


HİLMİHAŞAL PK. 316
16372 BURSA


Zeki Karaaslan: ilk şiiriniz ne zaman, nerede yayınlandı? Ya da şöyle sorayım:Gerilere, anı sayfalarına dönüp bakıldığında göz önüne gelen ilkler vardır... Sizin gördükleriniz nelerdir acaba?


Hilmi Haşal: 1971 miydi, yoksa 1972 mi tam olarak anımsayarnam şimdi, ama Kırcali'nin Yeni Hayat adlı yerel gazetesinde şiirlerim ve röportajlarım yayımlandı. Önce hangisi yayımlandıydı, onu' da anımsayarnam... 1973'ten sonra, Bursa'da çıkmakta olan yerel gazetelerde ve dergilerde (bazısı takma adlarla) şiirlerim ve deneme-inceleme yazılarımla çevirilerim yayımlandı. Ne var ki ben, Oluşum, Dönemeç, Hakimiyet Sanat, Edebiyat Cephesi, Kuzey, Sesimiz, Anadolu Ekini vb. Dergilerde görülen şiir ve yazılarla edebiyat dünyasına girdiğimi düşünüyorum.


Zeki Karaaslan: Sekiz şiir kitabı, şiir üzerine pek çok deneme-inceleme yazısı, poetik duruşunuz, bakışınız hakkında ipuçlarıyla dolu. İçsel olanın, düşsel olanın dışa vurumu ise şiir, içselin ne kadarının dışa yansıması başarıyı artırır? Şiirde kendinizi, ötekini, yani insanı aradığınıza, anlattığınıza göre...


Hilmi Haşal: Yapılan, edilen zamanda sınanır. Nicelik etki kötüdür, tehlikelidir.Yayımlanmamış ürünler, kitaplaşmamış, kitaplaştırılamamış şiir, öykü ve deneme metinleri önemli daha çok. Şiir özü gereği sözcükler evreninin büyümeyen, bir türlü büyüyemeyen haşarı çocuğudur.


Buna kim itiraz edebilir? Öyleyse, şiire bakışın, on yaklaşımın mercek ayarı bakana göre değişir, Elbette bakma mesafesi ve süresi de yabana atılamaz... Zamana karşı direnci, sözün gücünü belirler. Yoğrıılmuş, yoğunlaşılmış izlek ne denli içsele ait? Okurda yarattığı etkiye bağlıdır. Bu bir yönüyle okuyanın bilinciyle, donanımıyla ilintili. Diğer yandan, bakan-bakma mesafesi- bakma süresi öğeleri de yabana atılamaz tabi. Şiir, sözcüğün imgeye, metafora büründürülmüş halidir. Çok boyutlu, çok katmanlı içeriği ve albenili biçimiyle etkinleşir. Söz artık sadece "söz" değildir. Ham olandan işlenmiş olana giden ince nakış işçiliği sureci, şiiri dert edinmiş herkesin "söz çilesi"dir.

Şiir yolculuğunuzda serüven sayılabilecek evreler. Olaylar var mı?

Şiir yolculuğu başlı başına bir serüvendir zaten. Olaylar da serüvenin parçası. Her yolcu kendi güzergahında mesafe kat eder ve kendine varır, varmak ister öncelikle. Kuşkusuz, yolculuğun içinde özel olan her şey bulunur. İnsanlar ve hayatları ... Harfler ve hayatları... Dizeler, tümceler, metinler, yazı yolculuğunun vazgeçilmez araçlarıdır. Bütün kapılar şiire açılır söz konusu labirent içinde ama dışarı çıkılamaz. Bir kez o labirente düşmüşse kişi, iflah olmaz harf ve kağıt manyağıdır. Son umar, mumdan kanatlardır belki ama o da yere çakılmayla anlam veya anlamsızlık olur.

"Şiir nedir? "in en kısa ve en kestirme yanıtı nasılolmalı? Şiirin kendiyle ilgili baş belası bu soruyla karşılaştığınız olmuştur. Nasıl yanıtlarsınız?

Şiir, diller üstü diye düşündüm hep. Yazdım da ... Hala AYNI KANIDA YIM Evrenseldir, insancıldır ve gelecekçidir. öylesine yüce bir dil : Şiirce. Başka dillere çevrilmeyişi de ondandır. Ne kadar çabalasak, başka tanımlar arasak aynı yere geleceğiz büyük olasılıkla. Şiirin tözüne, simyanın en başına, yani ham söz'e, şiir dile...

Nasıl bir şiiri arıyorsunuz o kapsamda? Şiirdeki amacınız sorulsa? Ya da şiirsiz bir gün geçirmeniz istense (istenemez ya) tepkiniz ne olurdu?


Yazan insan için okumak/yazmak eylemi her şeyden önce gelir. Yaşamındaki öteki gereksinmeler, sıradanlıktan öteye geçmez. Herkes gibi yer, içer, uyur, uyanır ve işe gider. Günlük yaşantısı diğer insanlardan farklı değildir. Beyninde, yüreğinde, bedeninin diğer hücrelerini etkin kılan yazma tutkusu gizlidir. Yalnızlığı kutsar. Yaratım için tenhalığı, geceyi bekler. Bilinçle tüketilen zamanın tümünü tutar şiir endişesi. Şiir başattır onun için... Elbette şiirsiz bir an bile geçiremez. Uyanık olduğu sürece aklının ve dilinin ucunda nöbet tutan şiirdir. Şiir tetiktedir, eşiktedir ve her yerdedir. Arayış, kesintisiz eylemidir her gelişkin bireyin. Bilgi tutkusuyla sezgi tutkusu arasında gidip gelen kişilik hali, bir bakıma yazarın, şairin gizli kaynağıdır.

Milan Kundera'nın" Varolmanın Dayanılmaz Hafiliği" dediği iç huzursuzluğu olanca ağırlığıyla çullanmıştır genlerine; şiiri, yazıyı düşünmeden yaşayamaz. Kendince, henüz yazılmamış "büyük şiir"in peşindedir. Kısacası, her yazan hayatının kitabını yazma derdindedir. Bunu Başaracağını göreceği anın tutsağıdır. O yönüyle bütün yazma hastaları birbirine benzer. Kaç kez dünyaya gelseler, şaşmaz biçimde aynı yolu seçeceklerini iddia edebilirim gönül rahatlığıyla. Bu inanılmaz derinlikte bir konu... Her okurun, yazann etkilendiği, saplantı derecesinde odaklandığı evrensel bir dert. İnsan kendinin peşindedir gerçekte. Yazmakla, şair, yazar bunu dile getirir sadece. Aslında en önemli gerçek bu; herkes kendini arıyor: Henüz bulamadığı ve belki de hiç bulamayacağı şiiri. Öyküyü. Denemeyi. Romanı. Nasıl istenirse öyle algılansın... Ama gerçek hep acıdır.

Bir söyleşinizde; "Şiir kırılmadır. İçsel kırılmaların yaşam prizmasındaki yansımalarıdır" saptamasında bulunuyorsunuz. Bunu biraz daha açabilir misiniz? Kendi şiir serüveniniz kapsamında veya genelolarak şiir bağlamında? Günümüzün modern şiiri üzerine metin üreten imzalardan birisi olarak, temel şiir sorunları çerçevesinde 'düşünce' alıştırmasına katkıda bulunmak adına, neler söylemek istersiniz? Şiir bireyin mi, toplumun mu olmazsa olmazı? Yoksa hiçbirinin vazgeçilmezi sayılmaz mı?

Bu sorular zincirleme başka sorulan da akla getirir, sürükler ardından... Yani bu sorular başka sorulara da gebe. Dilimin döndüğünce aralayayım saptamamı: Kırılma ve hiçbir yere sığmazlık konusunda görüşüm aynı. Evet, şiir bir kırılmadır. Sözcüklere yüklenen sancıdadır etkisi. Öyle bir kırılma ki şiddetini yaşamdan alır ve yaşama yansıtır. Şiir bir kırılmadır, hem de kozmik kırılma... Şairin, (geçmişten günümüze insanın da diyebiliriz) içsel travmalarını, sözcüklerle, imgelerle dışa vurmasıdır. Estetik haz verici biçiminden ve özünden dolayı okuyup algılayabiliriz herhangi dizeyi. Öyle açımlayabiliriz. Dünyevi (ve hatta uhrevi) kaygılar yumağı olan bilinçaltı, insanoğlunun büyük trajedisinin uyuduğu gizli evrendir. Orayı deşmek, hayal ve hezeyan katmanlannı varsayımlarla, kurgulamalarla 'dışa dökmek', etik ve estetik özenle yapıta dönüştürüp paylaşmak, edebi ürünün derdidir diye düşünürüm, naçizane. Edebiyatın 'görünmez el' ya da 'boyun eğmez, emredilemez' kuralı vardır. Abartmak istemem ama genelde sanatın, edebiyatın, özelde şiirin işlevi sorgulandığında oraya, bilinen sava varılabilir. (Burada öykünün, romanın hatta tiyatro ve sinemanın hakkını yememeli; o dalların da terkisine katılabilir aynı işlev yükü.) Modem şiir, bireyin yaşam madeninden, yani içten dışa çıkartılan cevherden beslenir, tezini savunmak yanlış mı olur? Sanmam. Ne varsa içtedir. Sözcüklerin imge ve izlek kıvamına eriştiği anlatı biçimi, yapıta evinime süreci üzerine durulacak olursa, yanıt daha da büyük sorunlar doğurur kanımca. Labirente, açmazlara-çıkmazlara dönülür ki yanıtsızlık kim bilir kaç ömre bedeldir. O nedenle burada keseyim...

Türk şiirinden. Dünya şiirinden, sizce en'ler hanesinden sayılan; benimsedikleriniz, beğenip izledikleriniz, ustalarınız var mı? Hangileri? Şiirinizin kılavuzu, kıbleniz bellenebilecek, yani ruh akrabalığı hissettiğiniz, adlarını her zaman anmaya değer bulduğunuz imzalar vardır herhalde?


Şeyh Galib'den Haşim'e, Nazım'dan Ahmet Arife, Cemal Süreya'ya Metin Altıok'a, Edip Cansever'e, Turgut Uyar'a, Ece Ayhan'a, Can Yücel'e ... Hangi birini dünyama girmemiş sayabilirim? Etkilenmekten de öte, hayat hazinesi saydığım ve şiir pınarına gönlümü dayadığım kaynak, Türk şiirinin unutulmaz ustalarıdır. Tümünü minnetle kalbimde saklıyorum. Dünya şairleri içindense; Rimbaud, Malarme, Octavio Paz, Mayakovski, Yesenin, Pasternak, Ahmatova, Aragon, Ritsos, Yavorov, Penev ilk aklıma gelen adlar. Ki bence zamana, geleceğe damgasını vurmuş kahindir her biri. Her fırsatta vurgulamak istemişimdir ki, olağanüstü güzellikte bir gezegendir şairlerin ve adlarının dolaştığı dünya... Gözünü, kulağını ve gönül algılayıcılarını oraya yönlendirmiş olmak, günümüz şairlerinin en büyük şansıdır. En büyük sorumluluğudur da ... Kendimi bildim bileli, söz konusu gezegene odaklanmışlardan sayarım naçizane, haddimi zorlayarak. Bazen, yaşantımı mahveden de, ihya eden de o, şiire kilitlenmişliktir, demişsem bile, serzeniş sayılmaz.... Ne denli yoğunlaştığımı, adanrnışlığımı vurgulamaktır meramım. Kendimi ruhen akraba hissettiğim şairleri sevgiyle yaşatıyorum beynimde ve kalbirnde. Esenliği ve endişeyi onlarla tanıyor, okuyorum.

Peki antolojiler, ansiklopediler hakkında düşünceleriniz, diyecekleriniz? Edebiyatımıza katkıları, etkileri vs. hakkında?

Yaran yadsınamaz. Dünyanın her ülkesinde, edebiyatın soluk alıp verdiği her köşesinde bu böyledir sanırım. Antolojiler, ansiklopediler başvuru ve bilgilenme nesnesidir her şeyden önce. İçeriği, nesnelliği ve kapsamı görecedir. Hep tartışılır, tartışılacaktır. Ayrıntı veya özellikler için asıl yapıta ve yazanna yöneltir, araştırıcı okuru. Sürekli yenilenmesi, güncellenmesi gerekir o nedenle. Artık sanalortamda çok daha etkin biçimde yürütülüyor, tanıtım-ulaşım etkinlikleri. Ona rağmen görselliği ve temas edilebilirliği nedeniyle, ansiklopediler, antolojiler gereklidir her alanda ve her anlamda. Onemlidir.

Genel yakınma konusudur; sanata, edebiyata gösterilen ilgi eksikliği. En çok da şiir alanında hissediliyor kayıtsızlık. Okur yok ortalıkta. Ya da var da çok az. Şiir-okur hattındaki kayıtsızlığı, giderek kopukluğu nasıl görüyorsunuz? Şairin sorumluluğu okurun sorumluluğuyla örtüşmeli mi, şiirin algılanıp özümsenmesi, hayata katılması adına?

Bu konu yeni değil. Yakınma hep olmuştur. Salonlar dolusu dinleyiciye, hatta stadyum dolusu seyirciye sunulan "şiir seansları" zamanında bile şiire ilginin azlığından yakınılmıştır. Kalabalığa yönelik "okuma" dönemi, yani teatral dönem, şiiri şiirden uzaklaştırmış, işlevli söz söyleme "sanatı" görevi yüklemiştir. Şiirin okuru pek ortalıkta görünen okur değildir. O nedenle çok da üzerine durulası bir sorun değil nicelik sorunu. Şiir okuru nitelikli, gösterişsiz, özverili okurdur. Sayıca azdır doğalolarak. Toplumun genel bozukluğunun şiirden uzaklığı getirdiği gerçeğiyle uğraşmaksa toplumbilimcilerin işi. Şairlerin, yazarların işi olmaktan önce. Bugün çıkmakta olan edebiyat sanat dergileri ve şiir kitaplarının ülke nüfusuna oranı, genel kültür talebinin ve eğitim düzeyinin nüfusa oranından bakılırsa dediğim daha net anlaşılacaktır. Zaten okumayan toplumun öğretmenleri, doktorları, mühendisleri hatta gazetecileri ne kadar okuyor? Şairim diye ortalıkta endam gösterenlerin ne kadar okur olduğunu biliyor muyuz? Okumadan yazan, yazan bol topraklarda yaşıyoruz. Haliyle genel cehalet düzeyinin yukarı değil de aşağıya seyrettiği istatistik diyagramları acı gerçeği yüzümüze vuruyor. Burada şairin sorumluluğu aranabilir mi, yoksa şair kimliğinden önce insan olarak var olan sorumluluğu es seçip? Doğrusu çok çetrefilli, derin ve dehşetli bir konu ve bu söyleşinin sınırlanna sığmaz diye düşünüyorum.

Hiç yorum yok: