11 Aralık 2012 Salı

Giriş Cümlesi


Bir süre önce kitapçıya gitmiş, ilgimi çeken kitapları inceliyordum. Raflardan 2 kitap indirmiştim. Birisi, yıllar önce edinip sonra kaybettiğim bir kitap olduğu için incelemeye gerek olmadan edinmek üzere ayırmıştım. Diğer kitaba şöyle bir bakıp incelemek üzere iken, kitapçıya bir süredir görmediğim bir arkadaş geldi. Arkadaşla konuşmaya başlayınca sözünü ettiğim kitaplardan ikincisini incelemeden, yazarın birkaç cümlesini okumadan satın alıp kitapçıdan çıktık.

Sonra sohbet etmek üzere bir yere oturunca satın aldığım kitaplardan ikincisini çıkarıp yazarın sunuş yazısına baktım. Hem kitabın sunuş yazısının ilk paragrafında söylenenler bana ters gelmişti hem de 4-5 cümlenin olduğu bu ilk paragraftaki cümlelerden birisi bozuktu. Arkadaşa dedim ki, “tam o sırada kitapçıya gelmeseydin bu kitabı 3-5 dakika inceler ve satın almaktan vazgeçerdim”. Demek istediğim şudur: Söz konusu metin ister kurmaca olsun ister olmasın ilk cümle, ilk paragraf önemlidir.

Bir yazının veya öykünün en önemli cümlesi giriş ve bir sonraki cümledir. Giriş cümlesinin merak uyandırması gerekir. Tabi yazının başlığını da önemsemek gerek. Başlık, yazının içeriği hakkında okura net bilgi vermelidir. Başkasının gözüyle okunup değerlendirilmeye çalışılan yazıda kelime tekrarlarına, benzer şeyin söylendiği birden fazla cümlenin olup olmadığına, yazının sonunda konu toparlanıyor mu, anlatılmak istenen veya verilmek istenenin başarılı bir şekilde verilip verilmediğine bakmak gerekir.

Şimdi size iki öykü kitabından birkaç başlangıç cümlesi vereceğim. Aşağıda verilen 2 kısa cümle Nazlı Eray’ın "Kız Öpme Kuyruğu" kitabındaki Laz Bakkal öyküsünün ilk iki cümlesidir.

“Tutkulu insanım.
Kendimi bildim bileli böyleyim.”

Bu 2 cümle ile yazarımız okuru meraklandırıp öyküye devam etmesini garanti ediyor gibi. Öykünün temposu sonradan düşmediği ve yazar merak öğesini sürekli canlı tuttuğu için öykü sonuna kadar sıkılmadan okunuyor. Yıllar önce Yazko Edebiyat dergisinin bir sayısını karıştırmak üzere elime almıştım. Dergide Nazlı Eray’ın Laz Bakkal öyküsünün varlığından habersizdim. Meraktan öykünün birkaç cümlesini okuyunca bırakamadım, sonuna kadar okumuştum.

Aşağıda verilen 3 kısa cümle, Erdal Öz’ün Sular Ne Güzelse adlı kitabındaki "Bir Uçurtma Gibi" öyküsünün ilk üç cümlesidir. Yazar bu üç kısa cümlesi ile sizi öykünün atmosferine alıyor.

“Bu Akdeniz kasabasına yeni gelmiştik. Tanıdığım kimse yoktu. Her caddenin, her sokağın, her evin, herkesin yabancısıydım; denizin bile.”

Elbette usta bir yazarın bir öyküsünü okumak üzere kitabını eline alan birisi seçtiği öykünün ilk cümlesi kendisini sarmadığında hemen okumayı bırakmaz. Söz konusu okuma görev gereği değilse, yazar usta da olsa okunan her cümle okuru sarmıyorsa öyküyü veya romanı okumayı bırakabilir.

Bu nedenle hangi konuda veya hangi türde yazarsanız yazın metnin ilk cümlesinin ikinci cümleye köprü olduğunu, ilk cümle beğenilmediyse ikinci cümlenin okunma ihtimalinin azalacağını unutmamak gerek. Sabahattin Ali, “Ben bir öyküyü yazmaya başlamadan önce başlangıç cümlesini bir hafta düşürüm” demiş.

Giriş cümlesinin önemini kavramak için ilk fırsatta kitaplığınızdaki öykü kitaplarındaki öyküleri ve deneme kitaplarındaki denemelerin ilk birkaç cümlesini dikkatlice okumalısınız. Yalnızca ilk cümlenin değil, öyküye eklediğiniz her cümlenin öyküdeki bir sonraki cümlenin okunmasına teşvik edici olması gerekir. Diğer yandan konu öykü olduğunda son cümlenin de önemi büyüktür. Son cümlenin ilk cümleyle bağlantılı olmasını öneren yazarlar var.

1 Aralık 2012 Cumartesi

John Reed ve Louise Bryant


John Reed, 22 Ekim 1887'de Oregon eyaletine bağlı Portland'da dünyaya geldi. Ailesinin maddi durumu iyi olduğu için iyi okullarda öğrenim gördü. Üniversite öğrenimi için Harvard'a gitti. Mezun olduktan sonra İngiltere, Fransa ve İspanya’yı gezdi. Amerika'ya geri döndükten sonra gazeteciliğe başladı.
Bir yandan da şiirler yazıyor ve bunları çeşitli dergilerde yayınlıyordu. 1913'te New Jersey'de ipek işçilerinin grevini izlediği günlerde bir süre tutuklu kaldı.
1914 yılında çalıştığı gazetenin görevlisi olarak gittiği Meksika'da gelişen siyasi olayları izlerken Pancho Villa ile tanışıp dost olur. Bir süre sonra Meksika’da görüp yaşadıklarını "Başkaldıran Meksika" adlı  kitabında anlatır. İzlenimleri, Meksika devrimini ve Pancho Villa rüzgârını dünyaya tanıtır, sinema filmi olarak çekilir.

I. Dünya Savaşı'nı izlemek için gönderildiği Avrupa'da Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya'yı gezer, savaş karşıtı dünya görüşü nedeniyle çok üstüne düşmeden, yaşadığı ve gördüğü olayları kitaplaştırır.

1917 Devrimi sürecinde Rusya'ya giderek Bolşevikleri destekler. Rusya'nın Sovyetler Birliği'ne dönüşmesi sırasındaki izlenimlerini "Dünyayı Sarsan On Gün" adlı kitabında anlatır.
1918 yılında Sovyet Hükümeti'nden başkonsolosluk görevi alarak ABD‘ye dönmesine karşın, Amerikan yönetimi bu görevi tanımaz. Amerikan Sosyalist Partisi'ne üye olur. Partinin yayın organı sayılabilecek Voice of Labor (Emeğin Sesi) dergisinde yayımlanan yazıları nedeniyle hakkında soruşturma açılınca, sahte pasaportla Sovyetler Birliğine dönen John Reed, III. Enternasyonal'in Yürütme Kuruluna seçilir.
Bakü'de katıldığı bir toplantıda yediği yiyecekler nedeniyle tifüse yakalanan Reed, Moskova'ya döndüğünde 19 Ekim 1920'de yaşamını yitirir.
        Louise Bryant; 1885 yılında doğmuş.
        Öğrenciliği sırasında radikal görüşleri varmış. Portland'lı bir dişçiyle evlenmiş. Filmin hemen başındaki bir sekans, Louise Bryant’ın radikal tutumlarını şaret ediyor.
        John Reed 1. dünya savaşını cephede izlemiş bir gazeteciydi ve bir süreliğine Portland'daki ailesinin yanına dönmüştü. Bryant, yazarlık kariyeri yapmaya çalıştığı dönemde bir toplantıda John Reed ile tanışır. Daha ilk görüşmelerinde birbirlerinin seline kapılırlar.
        Louise, John Reed'in peşinden New York'a gider. John Reed sosyalist görüşe sahip iken Bryant'ın politik tavrı çok belirgin değilmiş. İkisi New York’ta serbest bir ilişki yaşarlar. Louise, bu dönemde, ünlü oyun yazarı Eogene O'neill ile bir ilişki yaşar.
        John Reed, Ekim devrimin bir kahramanı olarak ölüp Kremlin'e gömüldükten sonra Louise Moskovadan Amerika'ya döner
      1924'te ABD’nin ünlü diplomatlarından William Christian Bullitt ile evlenir; bir kızları olur.
       Diplomat eşi ile Paris'te yaşadıkları sırada bir İngiliz heykeltraş kadın ile birlikte olmaya başlar.
       1930'da boşanırlar, kızı babasına verilir. Lousia boşanmadan sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başlar, ilaçlar ve içki çöküşünü hızlandırır.
       Arada bir Amerika'ya dönüp, John Reed ile birlikte yaşadıkları evi sık sık ziyaret eder.
      1936 yılında henüz 51 yaşında iken ölür.

29 Kasım 2012 Perşembe

Umrumda Değilsin - Ahmet Altan (*)

 

Adam uzun bir seyahat dönüşü neşeyle eve girdiğinde içeride birden tuhaf bir sessizlik olur, dostları gözlerini kaçırır, sevgilisi huzursuzca kıpırdanır, en yakın arkadaşı yanındaki bardağa uzanır.

Sonra herkes gider.
Sevgilisi, "Sana bir şey söylemeliyim" der.
Adam sarılır sevgilisine, "Gerek yok" der, "hiçbir şey söyleme."
Kendilerine birer içki koyarlar ve adam, sanki olması gerekenden biraz daha neşeli ve coşkulu konuşur.
— Hadi evlenelim. Kadın şaşırır.
— Nasıl?
— Gidip evlenelim.
Adam gerçekten evlenmek mi istiyordu, yoksa o sessizliğin üstesinden gelmek için tutkulu ruhuna uygun bir coşku patlamasına mı kaptırmıştı kendini, yoksa duymak istemediği bir açıklamayı bir daha duymayacağı şekilde gömmek için büyük bir olaya mı sığınmaya çalışmıştı bilmiyoruz.
O akşam kadın, müstakbel kocasının masaya koyduğu buruşuk bir broşür görür, arkasında birkaç satır yazılmıştır, "Bu ne?" diye sorar, "Bir şiire başlamıştım" der adam, kadın sevinçle ve sevginin kendisine verdiğine inandığı otoriteyle, "Bitir şiiri" der.
Evlenirler.
Yeni bir eve taşınırlar.
Kadın, kutuları açıp eşyaları yerleştirmeye çalışırken içeri, kocasının en yakın arkadaşı olan, geçtiğimiz yüzyılın en büyük piyes yazarlarından Eugene O'Neill girer.
Adı konmamış, kaçamak ve kaygan bir ilişki yaşamış insanların arasındaki o tuhaf huzursuzluk içinde kadın kutularla ilgilenir, O'Neill bir içki ister. Kadın içki şişesini verir.
O'Neill huysuzlaşır.
— Bardak da istiyorum!
Kadın bütün kutuları tek tek açarak bardak ararken, kadının telaşını ve tedirginliğini yatıştıracak bir hareket yapmadan bekler bardağı.
Kadın bardağı bulduğunda sormak istediği soruyu sorar.
— John'a söyledin mi?
— Biz evlendik, der kadın. O'Neill, kadına mavi bir zarf uzatır.
— Senin için bir şiir yazdim.
O'Neill gittikten sonra kadin, zarfi açmadan bir kitabin içine koyar.
Ve hayat, sanki görünenin altinda akip giden akintilardan habersizmiş gibi akmaya devam eder.
Kadinin kocasi, daha sonra Sovyet Devrimi'ni en iyi anlatan kitabi, Dünyayi Sarsan On Gün'ü yazacak olan, döneminin ünlü gazetecisi John Reed'dir.
Savaş karşiti, mücadeleci, tutkulu bir adamdir.
Kadin erkek ilişkilerinde "özgürlügü ve eşitligi" savunur.
Bir akşam, bir kitap ararken, O'Neill'in karisina verdigi şiiri bulur.
Kadin, açiklamak ister.
Dinlemez bile Reed.
— Umurumda değil, der, elbette istediğini yapabilirsin, istediğinle yatabilirsin, ben de çok yattım.
Gerçekten kadınlarla yattı mı bilinmez ama bu sözler karısını çok yaralar, "Kiminle yattın?" diye sorar, "Kiminle yattın?"
Sonra da eşyalarını toplayıp evi terk eder.
Karısının arkasından Reed, merdivenlere oturup ağlar.
Ondan sonrası bir karmaşadır.
Kadın, gazeteciliğe başlar ve gerçekten "özgür" bir hayata dalar, neredeyse yatmadığı adam kalmaz.
Epeyce sonra Reed, karısının, çalıştığı dergiden kovulduğunu öğrenir. Onu yeniden bulur, birlikte Rusya'ya gidip gazeteci olarak "devrimi" izlemeyi önerir.
Giderler.
Aralarındaki aşk yeniden canlanır.
Döndüklerinde Reed ünlü kitabını yazar.
Ama başarıya, mutlu gözüken hayatlarına rağmen Re-ed'in içindeki yara hiç kapanmaz, "umurunda bile olmadığını" söyleyen adam, karısının O'Neill'le ilişkisini hiç unutamaz.
Karısı onu yazıya çekmeye çalıştıkça o, politikaya doğru gider, Amerikan Komünist Partisi'nin içindeki hizip kavgalarına karışır.
Ve, birgün Amerikan Komünist Partisi'nin iç kavgalarını nihai bir çözüme kavuşturmak ve Sovyet yöneticilerinin, kendi hizibini asıl parti olarak kabul etmesini sağlamak için sahte bir pasaportla Sovyetler'e gider. Karısının itirazlarını dinlemez.
Zor bir yolculuktan sonra Rusya'ya varır ama bir daha oradan çıkamaz. Kaçmaya çalışırken Finlandiya'da hapse düşer, hastalanır, Sovyetler'e iade edilir.
Tek istediği, karısına kavuşmaktır.
Her gün mektup yazar.
Cevap alamaz.
Alamaz, çünkü karısı kocasını bulabilmek için o belalı günlerde hayatını ve geleceğini tehlikeye atarak Sovyetler'e doğru korkunç bir yolculuğa çıkmıştır.
Haberleşemezler bile.
Reed, karısının yeniden O'Neill'e döndüğünden kuşkulanır hep.
Karısının, kendisini bulabilmek için ne acılara ve sıkıntılara katlandığını bilmez.
Birbirine kavuşmak isteyen iki insan, bu amaca ulaşabilmek için hayatlarını tehlikeye atmaya, buzlu bozkırlarda günlerce süren yürüyüşlere, açlığa, hastalığa razı olurlar.
Sonunda birbirlerine kavuştuklarında artık, Reed çok hastadır.
Bu insanların hayatını anlatan filmi izlerken kaçınılmaz bir şekilde kendinize soruyorsunuz, eğer kavşak noktalarında bu iki insan başka türlü davranmış olsaydı, hayatları da.başka türlü olabilir miydi, diye.
Eğer kadın, sevgilisi seyahatteyken O'Neill'le kırıştır-masaydı ve Reed eve döndüğünde bunu fark etmeseydi hayatları nasıl olurdu ya da o mektubu bulduğunda karısının açıklamasını bile beklemeden, "Umurumda değil" demeseydi de karısını dinleseydi, kıskançlığını saklamaya çalışmak yerine gösterebilseydi ne olurdu?
Çok büyük bir yazar olan O'Neill'i o kadar kıskanma-saydı, acaba yazıdan ziyade politikaya ağırlık verir miydi, yoksa kendi kitaplarını yazmayı mı tercih ederdi?
Bu kadar "özgür", bu kadar "rahat", bu kadar "dost" oldukları halde neden her şeyi açıkça ve dostça konuşamadılar, yoksa aşk o dehşetli parçası kıskançlıkla birlikte geldiğinde o kadar "özgür, rahat ve dost" olamıyor muydu insan?
Bir yandan, onu bir kere daha görebilmek için hayatını tehlikeye atmaya razı olurken bir yandan da hayatının en önemli acısını ondan saklamak, gerçek duygularını açıklayamamak; kıskanan âşık bir insanın bir yanıyla sevdiğine yaslanıp bir yanıyla ondan, onun asla ulaşamayacağı kadar uzak olduğunu mu gösteriyordu?
Neden bütün hayatlarını etkileyecek hatalar yapmışlardı, insanlar âşık olduklarında mutlaka bir hata mı yapıyorlardı?
Büyük ve unutulmaz aşkları, öylesine büyük ve unutulmaz kılan, yapılan hataların açtığı ve asla sağalmayan yaralar mıydı?
Hiç kapanmayacak yaralar açmaya muktedir olduğumuz halde neden açılan yaraları iyileştirmeye muktedir değildik?
Yaşadığımız aşklar hayatlarımızı değiştiriyor.
Yapılan hatalar da değişen hayatı bir kere daha değiştiriyor.
Savruluyoruz.
O aşklar olmasaydı, o hatalar yapılmasaydı, o hayatlar nasıl olacaktı hiç bilemiyoruz.
Bildiğimiz, hayatı başkalarından daha başka türlü, daha tutkulu, daha unutulmaz yaşadıkları ama buna rağmen içlerinde hep "bir şeyin yarım kaldığı" duygusunu taşıdıkları.
Reed, bunaltıcı bir Sovyet hastanesindeki demir karyolada çok erken gelen bir ölümü beklerken, karısı, başucundaki komodinin üstünde yıllar önce kocasının cebinden çıkan buruşuk broşürü bulmuştu.
Arkasını çevirip bakmıştı.
Reed, o yarım şiiri yazıp tamamlamış ama karısına söylememişti.
Onların, defalarca bölünen, yolundan sapan eksik ilişkilerinde tamama eren tek şey de o şiir olmuştu herhalde.
Bir de kadının, bir ölünün başucunda döktüğü gözyaşları...
* 30 Kasım Cuma akşamı izleyeceğimiz Reds filmi dolayısıyla Ahmet Altan’ın “İçimizde Bir Yer” kitabından alınma bir yazı.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Biyografi Filmleri Sevenler İçin Liste


1. Schindler’s List – (1993) (Oskar Schindler) (Liam Neeson)
2. Gandhi – (1982) (Mahatma Gandhi) (Ben Kingsley)
3. Lawrence of Arabia – (1963) (Thomas E. Lawrence) (Peter O’Toole)
4. Raging Bull – (1980) (Jake LaMotta) (Robert De Niro)
5. Napoleon – (1927, silent) (Napoleon Bonaparte) (Albert Dieudonné)
6. Amadeus – (1984) (Wolfgang Amadeus Mozart) (Tom Hulce)
7. Patton – (1970) (George S. Patton) (George C. Scott)
8. Braveheart – (1995) (William Wallace) (Mel Gibson)
9. Malcom X – (1992) (Born: Malcolm Little) (Denzel Washington)
10. The Ten Commandments – (1956) (Moses) (Charlton Heston)
11. The Passion of Joan of Arc – (1928) (Joan of Arc) (Maria Falconetti)
12. Spartacus – (1960) (Spartacus, slave revolt leader) (Kirk Douglas)
13. Becket – (1964) (Thomas Becket) (Richard Burton)
14. The Spirit of St. Louis – (1957) (Charles Augustus Lindbergh) (James Stewart)
15. Lust For Life – (1956) (Vincent Van Gogh, painter) (Kirk Douglas)
16. Mary, Queen of Scots – (1972) (Mary Stuart) (Vanessa Redgrave)
17. Andrei Rublev – (1969) (Andrei Rublyov) (Anatoli Solonitsyn)
18. Pride Of The Yankees – (1943) (Henry Louis ‘Lou’ Gehrig) (Gary Cooper)
19. Sergeant York – (1941) (Alvin C. York) (Gary Cooper)
20. The Miracle Worker – (1962) (Annie Sullivanr) (Anne Bancroft, Patty Duke)

21. Bonnie and Clyde – (1967) (Bonnie Parker, Clyde Barrow) (Faye Dunaway, Warren Beatty)
22. The Agony and the Ecstasy – (1965) (Michelangelo) (Charlton Heston)

23. Mommie Dearest – (1981) (Joan Crawford) (Faye Dunaway)
24. The Passion of the Christ – (2004) (Jesus) (James Caviezel)
25. The Diving Bell and the Butterfly – (2007) (Jean-Dominique Bauby) (Mathieu Amalric)
26. Capote – (2006) (Truman Capote) (Philip Seymour Hoffman)
27. Immortal Beloved – (1995) (Ludwig van Beethoven) (Gary Oldman)
28. The Last Emperor – (1987) (Pu Yi) (John Lone)
29. Goodfellas – (1990) (Henry Hill) (Ray Liotta)
30. A Beautiful Mind – (2002) (John Nash) (Russell Crowe)
31. Ivan Grozny II: Boyarsky zagovor – (1958) (Czar Ivan IV) (Nikolai Cherkasov)
32. Ray – (2004) (Ray Charles) (Jamie Foxx)
33. The Pianist – (2002) (Wladyslaw Szpilman) (Adrien Brody)
34. The Elephant Man – (1980) (Dr. Frederick Treves) (Anthony Hopkins)
35. Silkwood – (1983) (Karen Silkwood) (Meryl Streep)
36. Young Mr. Lincoln – (1939) (Abraham Lincoln) (Henry Fonda)

37. The Diary of Anne Frank – (1959) (Anne Frank) (Millie Perkins)
38. Gorillas in the Mist – (1988) (Dian Fossey) (Sigourney Weaver)
39. A Man For All Seasons – (1966) (Sir Thomas More) (Paul Scofield)
40. Butch Cassidy and the Sundance Kid – (1969) (Butch Cassidy) (P. Newman)
41. Lenny – (1974) (Lenny Bruce) (Dustin Hoffman)

42. Finding Neverland – (2004) (James Barrie) (Johnny Depp)
43. Good Night and Good Luck – (2005) (Edward R. Murrow) (David Strathairn)
44. Shine – (1996) (David Helfgott) (Geoffrey Rush)
45. Yankee Doodle Dandy – (1942) (George M. Cohan) (James Cagney)
46. Mask – (1985) (Rocky Dennis) (Eric Stoltz)
47. The Hurricane – (1999) (Rubin “Hurricane” Carter) (Denzel Washington)
48. Madame Curie – (1944) (Marie Curie) (Greer Garson)
49. Monster – (2004) (Aileen Wuornos) (Charlize Theron)
50. Ed Wood – (1994) (Ed Wood) (Johnny Depp)
51. Chaplin – (1993) (Charles Chaplin) (Robert Downey Jr.)

52. Bird – (1988) (Charlie ‘Bird’ Parker) (Forest Whitaker)
53. What’s Love Got To Do With It – (1993) (Tina Turner) (Angela Bassett)
54. Cinderella Man – (2005) (James Braddock) (Russell Crowe)
55. Walk The Line – (2005) (Johnny Cash) (Joaquin Phoenix)
56. The Aviator – (2004) (Howard Hughes) (Leonardo DiCaprio)
57. Pollock – (2000) (Jackson Pollock) (Ed Harris)
58. The Buddy Holly Story – (1978) (Buddy Holly) (Gary Busey)
59. Viva Zapata! – (1952) (Emiliano Zapata) (Marlon Brando)
60. Joan of Arc – (1948) (Joan of Arc) (Ingrid Bergman)

61. Kundun – (1997) (Dalai Lama) (Tenzin Thuthob Tsarong)

62. The Doors – (1991) (Jim Morrison) (Val Kilmer)
63. Jim Thorpe: All American – (1951) (Jim Thorper) (Burt Lancaster)
64. The Life of Emile Zola – (1937) (Emile Zola) (Paul Muni)
65. Frida – (2002) (Frida Kahlo) (Salma Hayek)
66. Brian’s Song – (1971) (Brian Piccolo) (James Caan)
67. Cleopatra – (1963) (Cleopatra VII) (Elizabeth Taylor)
68. Sid & Nancy – (1986) (Sid Vicious) (Gary Oldman, Chloe Webb)
69. Ali – (2001) (Muhammad Ali) (Will Smith)
70. Papillon – (1972) (Henri ‘Papillon’ Charriere) (Steve McQueen)
71. La Bamba – (1987) (Ritchie Valens) (Lou Diamond Phillips)

72. Basquiat – (1996) (Jean Michel Basquia) (Jeffrey Wright)
73. Man on the Moon – (1999) (Andy Kaufman) (Jim Carrey)
74. Nixon – (1995) (Richard Milhous Nixon) (Anthony Hopkins)
75. Nicholas and Alexandra – (1971) (Tsar Nicholas II) (Michael Jayston, Janet Suzman)
76. Quills – (2000) (The Marquis de Sade) (Geoffrey Rush)
77. Erin Brockovich – (2000) (Erin Brockovich) (Julia Roberts)
78. Lean On Me – (1989) (Joe Clark) (Morgan Freeman)
79. Elizabeth – (1998) (Elizabeth I of England)(Cate Blanchett)
80. Reds – (1981) (John Reed) (Warren Beatty)

81. Surviving Picasso – (1996) (Pablo Picasso) (Anthony Hopkins)

82. Alexander – (2004) (Alexander the Great) (Connor Paolo)
83. People vs. Larry Flynt – (1996) (Larry Flynt) (Woody Harrelson)
84. Hoffa – (1992) (James R. ‘Jimmy’ Hoffa) (Jack Nicholson)
85. I Accuse – (1958) (Alfred Dreyfus) (José Ferrer)
86. Kinsey – (2004) (Alfred Kinsey) (Liam Neeson)
87. Anastasia – (1956) (Anna Koreff) (Ingrid Bergman)
88. Birdman of Alcatraz – (1962) (Robert Stroud) (Burt Lancaster)
89. King of Kings – (1961) (Jesus) (Jeffrey Hunter)
90. Bugsy – (1991) (Ben ‘Bugsy’ Siegel) (Warren Beatty)
91. The Private Lives of Elizabeth and Essex (1939) (Elizabeth I) (Bette Davis)
92. Before Night Falls – (2001) (Reinaldo Arenas) (Javier Bardem)
93. Lady Sings the Blues – (1972) (Billie Holiday) (Diana Ross)
94. Sybil – (1976) (Shirley Ardell Mason) (Sally Field)
95. Boys Don’t Cry – (1999) (Teena Brandon) (Hilary Swank)
96. Henry & June – (1990) (Henry Miller, June Miller) (Fred Ward, Uma Thurman)
97. Casanova – (2005) (Giacomo Casanova) (Heath Ledger)
98. Bound for Glory – (1976) (Woody Guthrie) (David Carradine)
99. El Cid – (1961) (“El Cid”, Rodrigo Díaz de Vivar) (Charlton Heston)

100. Disraeli – (1929) (Benjamin Disraeli) (George Arliss)

16 Ekim 2012 Salı

Tokyo Sonata Filmini İzledik.

Önceden duyurduğumuz gibi 12 Ekim Cuma akşamı 11 arkadaş bir araya gelip Tokyo Sonata filmini izledik. Önce filmin özetini verelim:“Tokyo Sonatı, günümüz Japonyasında sıradan bir  ailesinin portresidir. Baba işini kaybetmiştir ve bu gerçeği ailesinden saklamaktadır; en büyük oğul üniversitede okumaktadır ve eve pek az uğramaktadır; küçük oğul ebeveynlerinin haberi olmaksızın piyano dersleri almaktadır ve zihninin derinliklerinde rolünün aileyi bir arada tutmak olduğunu bilen anne, rolünü yerine getirmek için gerekli olan iradeyi bulamamaktadır. Dışarıdan bakıldığında her şey normal ve sağlıklıdır, fakat ailenin içinde bir şekilde öngörülemez bir uçurum açılmıştır ve bu uçurum sessizce ve hızlıca genişleyecek ve aileyi parçalayacaktır.”

Tokyo Sonata, 2008 yılında Türkiye’de belli başlı festivallerde gösterilip beğenilmiş ve Japon sinema eleştirmenleri tarafından 2008 yılının en başarılı Japon filmi ilan edilmiş. Bu nedenle Tokyo Sonata filminin arkadaşlarca sevileceğinden emin bir şekilde izlemeye başladık. Filmin özetinden fark edilmiş olunacağı üzere filmde mercek altına alınan ailede 4 kişi var. Kadın ev hanımlığı yaparken, 2 oğuldan büyük olanı üniversitede okumaktadır. Baba ise orta boy bir şirkette müdürlük yapmaktadır. Babanın maaşı ile aile geçinip gitmektedir. Filmin adındaki Sonata ile, filme konu edilen ailenin küçük çocuğunun müziğe ilgisinin işaret edildiğini sanmaktayız. Diğer yandan, ailede 4 bireyin olması ve sonatın üç ya da dört bölümden oluşan opera eserlerine verilen isim olması film adında Sonata’nın kullanılma nedenidir belki.

Filmin hemen başında evin kadını ev işleri yaparken şiddetli bir yağmur yağmaya başlar. Bu sırada balkon kapısı açıktır. Her ne kadar filmin konusunu daha önceden biliyor olsam bile bu sahneyi ilk izlediğimde yönetmenin, aile için bir fırtınanın geldiğini işaret etmek istediğini düşündüm. Bu sırada dikkatimi çeken önemli nokta, kadının içeri yağmur damlaları girmesine rağmen daha önce refleks olarak kapattığı balkon kapısını tekrar açıp şiddetli şekilde yağan yağmuru izlemesiydi. Kadının kapıyı açıp fırtınayı izlemesini ilk gördüğümde, bunun eve kapanmışlık hissinin kendini dayatması veya anne rolünde sıkışmış olmanın sonuçlarıdır diye düşünmüştüm.

Yine filmin başında ailenin babası işini kaybediyor. Yönetmen, baba Ryuhei Sasaki’nin işini neden kaybettiğini tam olarak bize anlatmıyor. Sadece Çin’in ucuz işgücü imkanları ima edilir. Aslında babanın neden işten atıldığının önemi yoktur. Zira Japonya gibi görece gelişmiş çok sayıda ülkede her ekonomik krizde çok sayıda kişi işini baybetmekte, hergün binlerce işsiz iş bulma kurumlarının kapılarını çalmaktadır.  

İkinci Dünya savaşı sonrası sanayileşen Japon toplumunda aile yapısı değişime uğramış ve büyükbabalı, büyükanneli kalabalık aileler yerini ortalama 2 çocuklu ailelere bırakmaya başlamıştır. Bu nedenle filmdeki ailede sadece 4 birey vardır. 12 Ekim akşamı için izleyeceğimiz filmin Tokyo Sonata olacağını duyurmadan önce akıl etseydim Yasujirô Ozu’nun "Tokyo Strory" filmini izlemeyi önerirdim. Çünkü Tokyo Story’de sanayi öncesi Japon aile yapısının çözülüşü anlatılıyormuş. Yani Tokyo Sonata filmi bir bakıma Tokyo Story filminin devamı gibi.

Ailenin babası işini aniden kaybedince neye uğradığına şaşırır. Şaşkın bir halde önce bir parka oturur. Parkta oturan 2 kişi kendi aralarında konuşup işsizlikten ve iş bulma kurumundan söz edince, filmimizin kahramanı masasından topladığı kişisel eşyaları ile birlikte iş bulma kurumunun kapısına dayanıyor. Geç kaldığını anlayınca geri dönüyor.

Filmdeki adıyla baba Sasaki işten atıldığını eşinden ve çocuklarından gizlemeye sanırım parkta oturup durum değerlendirmesi yaparken karar veriyor. Bu nedenledir ki eve gitme vakti yaklaştığında masasından topladığı kişisel eşyalarını çöpe atıp eve öyle dönüyor. Ancak eve normal kapı yerine şaşkın bir halde gizlice üst katın balkon kapısından girmeyi deniyor.

 
İşini kaybeden baba gündüz parklarda zaman harcarken kendisi gibi işini kaybetmiş ve bunu ailesinden gizleyen bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı kendisini önemli göstermek için elinde dosyalarla dolaşmakta, telefonunu ayarlayıp yarım saatte bir etrafa arandığı izlenimini vermektedir. İkisi de öğlen bedava dağıtılan yemekten yiyerek işsiz olduklarını ikrar ederler birbirlerine. Japonya’da öğlenleri bedava yemek dağıtılıyor olması dikkatimi çekti. Bizde sadece ramazanda iftar saati yemek dağıtılırken Japonyada öğlenleri herkes gidip bedava yemek yiyebiliniyormuş.
 
Filmi izlerken aklıma sürekli şu soru takıldı:Eğer filmde mercek altına alınan aile, geleneksel bir Japon ailesi olsaydı, yani evde büyükbaba büyükanne, kardeşler olsaydı, aile reisinin işsiz duruma düşmesi bu kadar yıkıcı olabilir miydi?
 
Kısaca değerlendirmek gerekirse, Tokyo Sonata filminde yalın bir şekilde gelecekten pek umutlu olmayan günümüz Japon toplumunun psikolojisi anlatılmış. İlk fırsatta izlemenizi öneriyoruz.

15 Ekim 2012 Pazartesi

La Vie D'une Autre -Başka bir Kadın Filmi

 
La vie d'une autre(Başka bir Kadın) filminin adını bundan 2 hafta önce FilmEkimi programında görmüştüm. FilmEkimi haftasının hemen ertesinde Başka Bir Kadın sinemalarda gösterilmeye başlandı. FilmEkimi tarafından gösterilmeye değer bulunan filmlerle genellikle ilgilenirim. Bu filmde ayrıca hayranı olduğum Juliette Binoche olması filmi izlemem için yeterli nedendi.
29 yaşında eğitimli ve yetenekli bir kadın, henüz bir işi yoktur, ailesinin durumu mali açıdan pek parlak değildir. Doğum gününde yeni bir aşka yelken açıp evlenir. Evlenmesiyle birlikte başarı merdivenlerini birer birer tırmanır. Zenginleştikçe çevresine uzaklaşır, kocasıyla sorunlar yaşamaya başlar, boşanmak için dava açar. 41 yaşına gireceği doğum gününde, 10 yaşında bir çocuk sahibi iken 29 yaşındaki aklıyla uyanır. Ojinal bir konusu olan bu filmi beğendim.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Tokyo Sonata Filmi


Bu hafta Cuma akşamı toplanıp Tokyo Sonatı adlı bir Japon filmini izleyeceğiz. 2008 yapımı filmi Kiyoshi Kurosawa yönetmiş. Bu filmin yönetmeniyle, ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın bir akrabalığı yokmuş; yakınlıkları sadece soyadı benzerliğiyle sınırlıymış. Filmin adınaki Tokyo, büyük şehri, şehirleşmeyi, sanayişlemeyi başka bir deyişle gelenekselden uzaklaşıp modernleşmeyi ifade ederken; Sonata, filme konu edilen ailenin küçük çocuğunun müzikle ilgisini işaret ettiğini sanmaktayız. Yönetmen bu filminde geleneksel değerlerinden gün be gün uzaklaşan Japon aile yapısını mercek altına alıyor, ekonomik krizlerin sonuçlarını perdeye yansıtıyor.

Tokyo Sonatı filminde 4 ana karakter var: Baba, anne ve 2 oğlan çocuk. Baba orta büyüklükte bir firmada yönetici pozisyonda. Anne sürekli evde, ev işlerini yapmakta ve ailenin bütün bireyleri ile diyalogu var. Büyük oğlan üniversiteye gitmekte ve eve genellikle sabaha doğru gelip uyumaktadır. Babasını çoğu zaman görmüyor bile. Küçük oğlan ise oldukça meraklı ve sözünü sakınmayan bir çocuk.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Moonrise Kingdoom Filmi Üzerine – Yalçın Aydınlık(*)


 
Film bir evdeki iç mekân görüntüleriyle başlıyor. Merkezdeki bir kameranın kendi ekseni etrafında dönerek evin içindeki yaşamdan görüntü aldığı sahnelerde ev halkının ve özellikle bir çocuğun isteyebileceği her şeye sahip bir yaşantının içinden geçerek başlıyor. Kullanılan renkler, detaylar ve nesnelerin her biri için kurgulanmış özen daha ilk sahnelerden fark ediliyor ve bu ayrıntılardaki aşırı özen film boyunca hiç eksilmeden devam ediyor. Bu film için; şiir diliyle yazılmış masalsı bir roman tanımlaması yaparsam sanırım yine de eksik bir şeyler anlatmış olacağım.

ABD’deki New England adasındaki küçük bir kasabada geçen hikâyede o mutlu olunması gereken evdeki mutsuz 12 yaşındaki Suzy’nin adadaki izci kampından kaçan izci çocuk Sam’le ‘çimenlik alan’da buluşmalarıyla başlıyor. Çocuklar ne güzel ne yakışıklı ne de yeteneklidirler. Sadece kaçıp evlenmek isterler ve bu sıradanlıkları bize masalın sahici olabileceği duygusunu da uyandırır. Anderson gereksiz ayrıntıları atlayarak fakat küçücük bir boşluk bile bırakmaksızın bu iki genç çocuğun bir yıl öncesinden başlayan tanışma ve mektuplarla süre gelen planlarını yer yer sadece karşılıklı soru veya sadece birer cümlelik cevaplarla anlatır.

Çocukların planladıkları aslında sadece kaçışlarıydı. Ne sonrasını ne de geride bıraktıklarının hesabını yapmışlardır fakat bunu düşüncesiz ya da yetersizliklerinden değil buna hiç de gerek olmadığını bilerek yaptıklarını Anderson kafamıza vurarak anlatır film boyunca. Çocukların duygularıyla hareket ederken büyüklerin ‘zavallı’ dünyalarında öğretilmiş kurallarının ne denli sıkıcı ve aslında tuhaf olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz film ilerledikçe.

Artarda olabildiğince sağlam ama bir o kadar naif kurgulanmış olaylar dizgesiyle film olabildiğince sürükleyici bir yapıya bürünmüş. Bağımsız sinemanın genellikle başvurmadığı bu teknikle izleyici hiç sıkılmadan bir çırpıda filmin sonuna kadar sürükleniyor. Filmdeki her çocuk karakter ne yaptığını ve istediğini bilen, karalı ve aktif bireylerken büyüklerin tamamının gündelik hayatta karşılaştığımız sıkıcı sorunlarıyla basit ve mutsuz insanlar olması da bilerek kurgulanmış izlenimini uyandırıyor. Örneğin izci kampımdaki kamp sorumlusu (Edward Norton) ağaç evin neden bu kadar yükseğe yapıldığı sorusunu çocuklar anlamaz. Çünkü çocuklar olabildiğince yükseğe yapmak istemişlerdir. O kadar. Sorumlu ise bir izci çocuğun oradan düşebilecek olma ihtimaline takılı kalmıştır. Filmin bütün teması ve omurgası aslında tam da burada gizlenmiştir. Yaşam çocuklarda olmasını istedikleri gibi gidebilecekken, büyükler onu kalıplarının içinde bozmuştur. Bunu anlatabilmenin en iyi yolunun da ‘aşk’ olduğu gerçeğinden yola çıkar Anderson ve her filminde neredeyse imzasıymış gibi kullandığı komediye kaçmayan espri öğeleriyle ele alarak yapar bunu. Çocuklar büyüklere göre çocuktur ve ‘aşk’tan da anlamazlar elbette. Aslında konulmuş hiçbir kuralı anlamaya bile çalışmayan çocuklar belki de aşkı en yalın haliyle yaşayabilecek olanlardı.

Filmin tamamı masalsı bir geçmiş zamanda geçerken kullanılan sarı filtreleme sadece tek bir karakter üzerinde uygulanmaz, o da masal anlatıcısı dededir. Filmdeki hiçbir karakterin görmediği, belki orada bile olmayan anlatıcı dede film bize kendi masalını anlatırken o da aslında görmediğimizi düşündüğü gerçek hikâyenin arkasını anlatır bize. Üzerine giydiği komik! sayılabilecek kırmızı yağmurluğu ve gençlere özgü tuhaf eldivenleriyle sanki günümüze ait yaşlı bir çocuktur. Sarı filtreyle eskitilmeyen ve orada yaşayan şimdiki zamandır.

Bazı ressamların tuvallerinde kullandıkları izleyeni olayın ve mekânın içine dâhil ettikleri bir tekniği de kullanır Anderson. Örneğin Picasso’nun Goya’nın “Kurşuna Dizilenler” adlı tablosuna bir yorum olarak yaptığı “Madrid’te 3 Mayıs 1808” tablosunda kurşuna dizilenler arasındaki bir kadın gerçekleşecek olayın belki de sadece bir iki saniye öncesinde dönüp izleyiciye yani ‘bize’ bakması “Artık biliyorsunuz, siz de buradasınız ve bundan sorumsunuz” demektedir. Filmlerde genellikle kamera yokmuş gibi oynar karakterler fakat bu filmdeki son karede hiçbir şey anlatmaksızın kız dönüp ‘bize’ bakar. Taa gözümüzün içine. Artık biliyoruz ve biz de sorumluyuzdur.

Aslında son bir şeyi itiraf ederek bitirmek istiyorum. Filmi izlerken böyle bir yazı yazmam gerektiği için o gözle başladığım filme kendimi kaptırdığımı ve ‘boş verin eleştiriyi’ deyip bu yazıyı daha o zaman yazmaktan vazgeçtiğimi ve sonra film bittikten sonra bende bıraktıklarının çokluğuyla bunları yazabildiğimi. Bazı şeyleri açıklamak ve konuşmak gerekmez aslında sadece yaşayıp tadını çıkarmak yeterlidir. Bu film, işte bu bazı şeylerden biri. İyi seyirler.

* 5 Ekim 2012 Cuma akşamı toplanıp Wes Anderson'un Moonrise Kingdom filmini izledik. Yalçın Aydınlık filmle ilgili değerlendirmelerini bizim için kaleme aldı.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Wim Wenders’ın Pina Filmi


2 yıl kadar önce arkadaşlarla Wim Wenders’in Pina adlı belgesel filmini izlemek üzere toplanmıştık. Pina filminin DVD’si uzun süre önce elime geçmesine rağmen unutmuş ve izlememiştim. Pina filmini bu kadar seveceğimi bilseydim arkadaşlarla toplanıp u halde izlemeyi beklemezdim. Filmi izleyip üzerinde konuştuktan sonra arkadaşlardan film hakkında görüşlerini yazılı olarak iletmelerini talep ettik. Başka bir deyişle bu metin birden fazla kişi tarafından hazırlanmasını amaçladık. Görüşlerini ilk olarak şair öğretmen Yalçın Aydınlık ilettiği için genel değerlendirmenin hemen ertesinde Yalçın hocanın görüşlerine yer verdik.
 

Pina Bausch’ın adı ve dansıyla ilk kez Pedro Amodovar’ın Hable con ella (Konuş Onunla) filminde karşılaştım. Belki Pina Bausch adına yıllar itibarıyla okuduğum dergi ve gazetelerde rastlamışımdır ama belleğimde yer etmemişti. Konuş Onunla filmini gösterime girdiği 2002 yılında sinemada izledikten sonra Pina Bausch adı benim için sürekli akılda kalan ve kendisiyle ilgili haberlere kayıtsız kalamadığım bir isim oldu. Dansla ilgilenenlere veya farklı tiyatro akımlarına merakı olanlara Pina Bausch adı büyük bir ihtimalle tanıdık geliyordur.

 
Konuş Onunla filminin hemen başında Pina Bausch’ın Cafe Müller eserinin 2-3 dakikalık kısmı gösteriliyor. Daha doğrusu Pina Bausch, Konuş Onunla filmi için Cafe Müller’in bir kısmını oynamıştı. Sahnede Pina Bausch oynarken Konuş Onunla filimde başrolleri paylaşan Rosario Flores ve Darío Grandinetti yan yana gösteriyi izlemektedir. Gösteri sürerken Darío Grandinetti’nin gözlerinden yaşlar akmaya başlar. Almodovar bu ağlama sahnesine dikkatimizi çektiği için aklımda kalmasına neden olmuştu. Ayrıca filmin diğer başrol oyuncusu Rosario Flores, bakımını yaptığı bitkisel hayattaki dansçı kız için Pina’ya imzalattığı bir fotoğrafı göstermişti.

 
Wim Wenders, Pina’yı sahnede ilk kez Cafe Müller eserini sahnelerken izlediğinde gözyaşlarına hakim olamamış ve o zaman şunları söylemiş: “İnsanlar sahnede daha önce gördüğümden bambaşka şekilde hareket ediyorlardı. Birkaç dakikalık şokun ardından, duygularım o denli yoğun bir seviyeye ulaştı ki, kendimi daha fazla tutamayıp bir anda ağlamaya başladım. Bedenlerimizdeki saklı hazinenin, kelimeler olmaksızın nasıl ifade edilebileceğini ve tek bir cümle kurmadan ne hikayeler anlatabileceğini gösteriyor“. Wim Winders’ın ilk ne zaman Cafe Müller’i izlediğini araştırmadığımız için bilmiyoruz; Pedro Almodovar’ın 2002 yapımı filmindeki kahraman gibi izlerken ağlamaya başlamış.
Tahminimize göre film boyunca bitkisel hayatta olan kız, dansçı olduğu için Almodovar filmini Cafe Müller ile başlatmış. Pina filmi Wim Wenders’ın tek belgeseli değildir. Wim Wenders daha önce 1999 yılında Kübalı blues grubu “Buena Vista Social Club” konulu bir belgesel hazırlamıştı.
 
1940’lı yıllarda Havana’da Buena Vista Social Club adında bir müzik kulübü vardır. Bu kulüpte Kübalı yerel müzisyenler müzik yapmakta ve dans edilmektedir. Derken 1990’ların sonlarında Amerikalı gitarist Ry Cooder kulüpte çalan müzisyenlerden yaşayan 4 tanesini bir araya getirir ve bu müzisyenlerle birlikte bir albüm kaydeder. Çok beğenilen bu albüm Wim Wenders’in dikkatini çeker. Wenders bu insanların hayatlarından ve müziklerinden yola çıkarak bir belgesel hazırlar. Compay Segundo, Ruben Gonzales, Ibrahim Ferrer, Omara Portuondo ve Eliades Ochoa tarafından kurulan grubun arşivdeki görüntüleri eşliğinde turne ve konser zamanlarını Wim Wenders bir belgesele dönüştürür. Wenders’in bu belgeseli Oscar adayları arasına girer.

Wim Wenders, Pina filmini ne zaman çekmeye karar verdi bilmiyoruz. 1940 doğumlu Pina Bausch, 2009 yılında hayata gözlerini yumduktan 2 yıl sonra Pina belgeseli gösterime sunuldu. Bu nedenle belgeselde Pina, eskiden çekilmiş görüntüleriyle yer almakta ve filmin genelinde Pina’nın öğrencileri Pina’dan öğrendiklerini dans yoluyla sergileme yoluna gitmektedir. Belgeselde rol alan Pina’nın öğrencileri birkaç cümle ile Pina’dan söz etmektedir. Başka bir deyişle filmde az söz çok dans var.

Son olarak şunu söylemek isterim:İster dansla ilgili olun ister olmayın tam bir görsel şölen olan Pina filmini yüksek volumle izleyin. Zira filmin müzikleri bize göre mükemmel.
 
Yalçın AYDINLIK
 
Wim Wenders’in Pina filmini izleyenlerin arasında hem dansa uzak olan biri olarak, hem de film hakkında ön bilgi almamış olmamla önyargılar konusunda belki de en çıplak izleyiciydim. Buna rağmen filmin olağanüstü sürükleyici ve görsel akışkanlığıyla sanki filmi yapanların filmi yapma sürecindeki sorunsalın içine çekiyor olmasıydı. Üstelik film, izleyici için bu etkiyi yaratırken zamanı izleyenin üzerinden sıyırabiliyordu. Fakat bu zamanın geçirgenliği izleyiciyi iyi ve hoş vakit geçirdiği bir durumdan çok izleyeni filmin kendisine gömdüğü bir duruma sokuyor.

Film Pina’nın bir konuşmasıyla iddialı denebilecek bir cümleyle başlıyor “Konuşmanın hiçbir şeye yetmeyeceğini anlayınca dans etmem gerektiğini anladım.” Söyledikleri sanki dansın dışında ne yaparsanız yapın kendinizi tam olarak ifade edemezsiniz şeklinde anlaşılıyor ya da ben öyle anladım. Aslında Pina, muhtemelen yapabildiği en iyi şey olduğu için dans etmek gerektiğini söylemiştir. Oysa bu cümleyi pekala bir ressam, bir müzisyen ya da bir şair de söyleyebilirdi ve bütün bu sanatçılar bu cümleyi söylediklerinde de hem aynı oranda iddialı hem de yanlış bir şey söylemiş olmayacaklardı. Fakat ne olursa olsun insan aklının o muazzam devinimini ve sorun edindiği hiçbir şeyi hiçbir sanat dalı tek başına zaten tam anlamıyla ifade edemeyecekti. Her insan bir şeyleri anlatmak için sanatı yol olarak kullanır çünkü hangi türünü kullanırsanız kullanın sanat bir üst dildir ve bir derdi olan sanatçının araç olarak kullandığı bu dil o sanatçının edindiği estetik beğeniyle oluşturulur. Üstelik Pina, bunu bugüne dek dansın kullandığı o göze hoş gelen belki de kalıplaşmış klasik dans anlayışının dışına çıkararak da yapar. Film boyunca neredeyse bütün dansçılar güzel olmaktan çok bir şey söylemek ve anlatmak kaygısı içinde dans ederler. Gerektiğinde kabul gören normların ‘çirkin’ diye tanımlayabileceği sıfatı alarak, kötü! olmayı göze alarak yaparlar bunu. Sanki içlerinde bir kaya varmış, ya da yerçekimi yokmuşçasına boşlukta debelenerek, çoğu kez de bir oklava yutmuşlar gibi hem de… İlk kez dans filmi izleyen birine de, küçücük bir izleyiciye de aynı şok etkisini yaşatarak…

Filmin daha çok kapalı ve açık uçlu olacağı fikri de vardı. Fakat Wim Wenders Pina filminde kullandığı görsel ifadelerin çoğunda direk bir mesaj kaygısı da taşıyordu. Aklımda kalan en çarpıcı sahnelerden biri de sandalyelerle dolu bir odanın ortasında birbirine tutkuyla sarılmış iki figürü (ki bu figürlerin kostümleri tamamen özensiz ve neredeyse bütün film boyunca kullanılan figürlerin üzerinde görmeye alıştığımız sıradan, son derece basit neredeyse sadece çıplaklığı örtme amacıyla kullanıldığı izlenimini uyandıran giysilerdi) daha özenli giyinmiş muhtemelen egemen olan düzeni temsil eden başka bir figürün onları bir kalıba sokma uğraşının olduğu sahneydi. Figürler her defasında istenilenleri harfiyen yerine getiriyor sonra kontrol eden figür gider gitmez ilk pozisyonlarını alıyorlardı. Tutku ve insana dair olan şey her defasında galip geliyordu. Bir süre sonra aynı şeyler tekrarlanırken öyle bir rutine bağlanıyordu ki büyük gücü! temsil eden figür gittikten sonra bile, sanki onun eli hâlâ orada varmış gibi figürler kendi kendilerini düzene ve o kalıba sokuyorlardı. Fakat Wenders’in eleştiri ve söylediği şey figürlerin en son aldığı kompozisyonda saklıydı. Bir ara kendilerine gelen figürler yine insana ait o tutku ve güçle yeniden birbirlerine sarılabilmişlerdi.
Yine simgeleştirmenin en yoğun anlatıldığı neredeyse bütün bir filme yayılan fakat izleyiciyi sıkmadan ele alınan “zaman” imgesiydi. Kimi zaman acınılası, kimi zaman olgunluk olarak işlendiği açıkça seçilen “zaman” işlenirken Wenders, kadını bu konuda daha çok yıpranan, acı çeken cins olarak ele alır. Yaşı orta yaşın üzerinde olan ve sanki içinden duyguları çekip alınmış kadın figürün erkekler tarafından neredeyse bir nesneymiş gibi oynandığı sahne çok çarpıcı en çok aklımda kalan sahneydi.
Pina, sadece dansla ilgilenenlerin değil farkında olmadan sürüklendiğimiz nehrin dışında neler olduğunu merak eden herkesin rahatlıkla izleyebileceği ve izlerken muhtemelen keyif de alacağı bir film.