17 Ocak 2014 Cuma

Yönetmen Carlos Reygadas’ın 4 Önemli Filmi


Post Tenebras Lux – Karanlıktan Aydınlığa (2012)

“Juan ve kentli ailesi, Meksika´nın yemyeşil taşrasında bir ev kurarak her şeyden uzakta hayatın keyfini ve çilesini yaşamaya başlar. Kimse bu iki farklı dünyanın birbirini tamamladığından mı yoksa birbirini yok etmeye mi çalıştığından emin değildir.”

"Yönetmene 2012’de Cannes’dan En İyi Yönetmen Ödülü’nü getiren film. Reygadas’ın diğer filmlerinde de olduğu gibi odak noktasına tek bir kişiyi değil; birkaç kişi arasındaki bu teması alıyor. O yaşadıkları ortaklıklara ‘ilişki’ demek yine mümkün değil. Nasıl ki Battle in Heaven(2005)’da çiftin, şoförle genç kızın yaşadıkları fiziksel yakınlıktan, yaşanılan mekanların ortaklığından ileri gitmiyorsa; burada da genç aileyle çevresindekilerin beraber olma durumları aynı şekilde tecelli ediyor. Film ilerledikçe, genç çiftin, iki küçük çocuklarıyla şehir dışında, yerel insanların arasında lüks bir evde yeni yaşamlarını kurmaya çalıştıklarını anlıyoruz.

Hayatlarına girmeye çalıştıkları yerliler karşı tavırları nazik; fakat o nezaketin, daha üstte olanların alttakilere gösterdikleri duygudan ibaret olduğuna dair bir atmosfer var. Evlerine aldıkları hizmetli, çevrenin bakımı için tuttukları adam, elektrik işlerini yaptırdıkları genç; kasabadaki hizmet sektörünün yeni işvereni olan ‘beyaz’ aile. Onların eğlencelerine giderek, toplantılarına katılarak onlardan olmaya dönük naif çaba… Kasabalı erkeklerin tavırlarından şiddet beklentisi doğuyor.

Çiftin evliliğinin mutsuzluğu da anlaşılıyor git gide. Reygadas’ın filmlerine hakim olan isteksiz, sönük cinsellik yine ana öğelerden biri. Toplu seks sahnesinde, ideal ailenin mahremiyetine ve ahlaki kapalılığına dair tabular yıkılırken, çiftin mutsuzluğunun temelinde de seks ve onun meseleleri olduğunu anlıyoruz. Diğer yanda, kasaba insanlarının kişisel sorunları ailenin hayatına giriyor; onların birlikteliklerini etkiliyor. Tüm bunlarla, hikaye sadece ailenin ya da kişinin hikayesi olmaktan çıkıyor; bir arada kalan birkaç insanın birbirlerine verdikleri zarar, birbirleri için yaptıkları hikayesine dönüşüyor.“



Stellet Licht (2007)

“Carl Dreyer´in Ordet´ine bir saygı duruşu niteliğindeki Sessiz Işık, Meksika´nın geleneklere sıkı sıkıya bağlı kırsal bölgelerindeki dindar bir Mennonit topluluğunda geçiyor. Olaylar evlilik dışı bir ilişki yaşayarak bu topluluğun kurallarını ihlal eden Johan´ın etrafında dönüyor. Johan karısına gerçeği itiraf ediyor, fakat huzursuzluğu, aile ve cemaatin gündelik âdet ve ritüellerini gerçekleştirirken peşini bırakmıyor. Sessiz Işık acı, tutkulu aşklar, zaman ve mucizelere dair bir zihin egzersizi.”

 
http://www.imdb.com/title/tt0841925/
Batalla en el cielo (2005) Cennette Savaş
“Reygadas bu kışkırtıcı ikinci filminde Meksika´nın sınıfsal ve sosyal yapısı içinde bireyin çıkmazını işaret ediyor. Mexico City´de geçen öykümüzde, bir generalin şoförü olan orta yaşlı bir adam ve karısı kısa yoldan para kazanmak için kaçırdıkları bebeğin ölümünden sorumlu. Şoför bu korkunç sırrıyla yaşarken, her gün arabasını sürdüğü generalin güzel kızıyla aralarında cinsel bir yakınlaşma başlıyor. Açılış ve kapanışındaki iddialı sevişme sahneleri, zaman zaman klasik anlatım kalıplarının dışına çıktığı sinema diliyle eleştirmenleri ikiye bölen film, 2005´in en çok tartışılan ve övgü toplayan yapımlarından oldu.”
 
 
Japón (2002)
“Carlos Reygadas´ın sanat sinemasının yeniden keşfi olarak değerlendirilen bu ilk uzun metrajlı filmi Meksika sinemasında öncülü olmayan, hiç beklenmedik bir örnek olarak çığır açtı. Görselliğiyle izleyiciyi sarsan Japonya, ölme arzusuyla Meksika´nın dağlık kasabalarından birine gelen, kendinden nefret eden, zayıf, aksak bir adamın öyküsünü işliyor. Yaşlıca bir dul olan ve yeğenlerinin evini elinden almak için dolandırdığı Ascen adama kapısını açar ve aralarında bir tür dostluk doğar. Kadının varlığı ve içinde bulunduğu kötü durum adamın hayatta kalma nedeni olur. Ancak kader ağlarını örmüştür bile.”



 
 

 

4 Eylül 2013 Çarşamba

Yarım Kalan Aşka Dönülür..




İnsanlar şartlar el verdiğinde geçmişte yarım kalan aşklarına dönerler. To The Wonder – Aşkın İzleri filmini izleyince bu konuda birkaç cümle yazma ihtiyacı duydum. Filmin başında Paris'te tanışıp aşktan başları dönen, bulutların üzerinde yüzen bir çifti izleriz. Filmin yönetmeni Neil ve Marina’nın birbirine aşık olduklarına izleyicisini inandırıyor.
 
Bir süre sonra Neil, Marina ve 10 yaşındaki kızı Tatiana ile birlikte Amerika'ya dönerler. Başlangıçta her şey yolundadır. Derken bir süre sonra Neil eski aşkına rastlar. Bundan sonrasını tahmin etmek zor değildir. Özetle biten aşk canlanmaz, yarım kalan aşk ise zamanla küllenmez.
 

11 Aralık 2012 Salı

Giriş Cümlesi


Bir süre önce kitapçıya gitmiş, ilgimi çeken kitapları inceliyordum. Raflardan 2 kitap indirmiştim. Birisi, yıllar önce edinip sonra kaybettiğim bir kitap olduğu için incelemeye gerek olmadan edinmek üzere ayırmıştım. Diğer kitaba şöyle bir bakıp incelemek üzere iken, kitapçıya bir süredir görmediğim bir arkadaş geldi. Arkadaşla konuşmaya başlayınca sözünü ettiğim kitaplardan ikincisini incelemeden, yazarın birkaç cümlesini okumadan satın alıp kitapçıdan çıktık.

Sonra sohbet etmek üzere bir yere oturunca satın aldığım kitaplardan ikincisini çıkarıp yazarın sunuş yazısına baktım. Hem kitabın sunuş yazısının ilk paragrafında söylenenler bana ters gelmişti hem de 4-5 cümlenin olduğu bu ilk paragraftaki cümlelerden birisi bozuktu. Arkadaşa dedim ki, “tam o sırada kitapçıya gelmeseydin bu kitabı 3-5 dakika inceler ve satın almaktan vazgeçerdim”. Demek istediğim şudur: Söz konusu metin ister kurmaca olsun ister olmasın ilk cümle, ilk paragraf önemlidir.

Bir yazının veya öykünün en önemli cümlesi giriş ve bir sonraki cümledir. Giriş cümlesinin merak uyandırması gerekir. Tabi yazının başlığını da önemsemek gerek. Başlık, yazının içeriği hakkında okura net bilgi vermelidir. Başkasının gözüyle okunup değerlendirilmeye çalışılan yazıda kelime tekrarlarına, benzer şeyin söylendiği birden fazla cümlenin olup olmadığına, yazının sonunda konu toparlanıyor mu, anlatılmak istenen veya verilmek istenenin başarılı bir şekilde verilip verilmediğine bakmak gerekir.

Şimdi size iki öykü kitabından birkaç başlangıç cümlesi vereceğim. Aşağıda verilen 2 kısa cümle Nazlı Eray’ın "Kız Öpme Kuyruğu" kitabındaki Laz Bakkal öyküsünün ilk iki cümlesidir.

“Tutkulu insanım.
Kendimi bildim bileli böyleyim.”

Bu 2 cümle ile yazarımız okuru meraklandırıp öyküye devam etmesini garanti ediyor gibi. Öykünün temposu sonradan düşmediği ve yazar merak öğesini sürekli canlı tuttuğu için öykü sonuna kadar sıkılmadan okunuyor. Yıllar önce Yazko Edebiyat dergisinin bir sayısını karıştırmak üzere elime almıştım. Dergide Nazlı Eray’ın Laz Bakkal öyküsünün varlığından habersizdim. Meraktan öykünün birkaç cümlesini okuyunca bırakamadım, sonuna kadar okumuştum.

Aşağıda verilen 3 kısa cümle, Erdal Öz’ün Sular Ne Güzelse adlı kitabındaki "Bir Uçurtma Gibi" öyküsünün ilk üç cümlesidir. Yazar bu üç kısa cümlesi ile sizi öykünün atmosferine alıyor.

“Bu Akdeniz kasabasına yeni gelmiştik. Tanıdığım kimse yoktu. Her caddenin, her sokağın, her evin, herkesin yabancısıydım; denizin bile.”

Elbette usta bir yazarın bir öyküsünü okumak üzere kitabını eline alan birisi seçtiği öykünün ilk cümlesi kendisini sarmadığında hemen okumayı bırakmaz. Söz konusu okuma görev gereği değilse, yazar usta da olsa okunan her cümle okuru sarmıyorsa öyküyü veya romanı okumayı bırakabilir.

Bu nedenle hangi konuda veya hangi türde yazarsanız yazın metnin ilk cümlesinin ikinci cümleye köprü olduğunu, ilk cümle beğenilmediyse ikinci cümlenin okunma ihtimalinin azalacağını unutmamak gerek. Sabahattin Ali, “Ben bir öyküyü yazmaya başlamadan önce başlangıç cümlesini bir hafta düşürüm” demiş.

Giriş cümlesinin önemini kavramak için ilk fırsatta kitaplığınızdaki öykü kitaplarındaki öyküleri ve deneme kitaplarındaki denemelerin ilk birkaç cümlesini dikkatlice okumalısınız. Yalnızca ilk cümlenin değil, öyküye eklediğiniz her cümlenin öyküdeki bir sonraki cümlenin okunmasına teşvik edici olması gerekir. Diğer yandan konu öykü olduğunda son cümlenin de önemi büyüktür. Son cümlenin ilk cümleyle bağlantılı olmasını öneren yazarlar var.

1 Aralık 2012 Cumartesi

John Reed ve Louise Bryant


John Reed, 22 Ekim 1887'de Oregon eyaletine bağlı Portland'da dünyaya geldi. Ailesinin maddi durumu iyi olduğu için iyi okullarda öğrenim gördü. Üniversite öğrenimi için Harvard'a gitti. Mezun olduktan sonra İngiltere, Fransa ve İspanya’yı gezdi. Amerika'ya geri döndükten sonra gazeteciliğe başladı.
Bir yandan da şiirler yazıyor ve bunları çeşitli dergilerde yayınlıyordu. 1913'te New Jersey'de ipek işçilerinin grevini izlediği günlerde bir süre tutuklu kaldı.
1914 yılında çalıştığı gazetenin görevlisi olarak gittiği Meksika'da gelişen siyasi olayları izlerken Pancho Villa ile tanışıp dost olur. Bir süre sonra Meksika’da görüp yaşadıklarını "Başkaldıran Meksika" adlı  kitabında anlatır. İzlenimleri, Meksika devrimini ve Pancho Villa rüzgârını dünyaya tanıtır, sinema filmi olarak çekilir.

I. Dünya Savaşı'nı izlemek için gönderildiği Avrupa'da Sırbistan, Bulgaristan ve Romanya'yı gezer, savaş karşıtı dünya görüşü nedeniyle çok üstüne düşmeden, yaşadığı ve gördüğü olayları kitaplaştırır.

1917 Devrimi sürecinde Rusya'ya giderek Bolşevikleri destekler. Rusya'nın Sovyetler Birliği'ne dönüşmesi sırasındaki izlenimlerini "Dünyayı Sarsan On Gün" adlı kitabında anlatır.
1918 yılında Sovyet Hükümeti'nden başkonsolosluk görevi alarak ABD‘ye dönmesine karşın, Amerikan yönetimi bu görevi tanımaz. Amerikan Sosyalist Partisi'ne üye olur. Partinin yayın organı sayılabilecek Voice of Labor (Emeğin Sesi) dergisinde yayımlanan yazıları nedeniyle hakkında soruşturma açılınca, sahte pasaportla Sovyetler Birliğine dönen John Reed, III. Enternasyonal'in Yürütme Kuruluna seçilir.
Bakü'de katıldığı bir toplantıda yediği yiyecekler nedeniyle tifüse yakalanan Reed, Moskova'ya döndüğünde 19 Ekim 1920'de yaşamını yitirir.
        Louise Bryant; 1885 yılında doğmuş.
        Öğrenciliği sırasında radikal görüşleri varmış. Portland'lı bir dişçiyle evlenmiş. Filmin hemen başındaki bir sekans, Louise Bryant’ın radikal tutumlarını şaret ediyor.
        John Reed 1. dünya savaşını cephede izlemiş bir gazeteciydi ve bir süreliğine Portland'daki ailesinin yanına dönmüştü. Bryant, yazarlık kariyeri yapmaya çalıştığı dönemde bir toplantıda John Reed ile tanışır. Daha ilk görüşmelerinde birbirlerinin seline kapılırlar.
        Louise, John Reed'in peşinden New York'a gider. John Reed sosyalist görüşe sahip iken Bryant'ın politik tavrı çok belirgin değilmiş. İkisi New York’ta serbest bir ilişki yaşarlar. Louise, bu dönemde, ünlü oyun yazarı Eogene O'neill ile bir ilişki yaşar.
        John Reed, Ekim devrimin bir kahramanı olarak ölüp Kremlin'e gömüldükten sonra Louise Moskovadan Amerika'ya döner
      1924'te ABD’nin ünlü diplomatlarından William Christian Bullitt ile evlenir; bir kızları olur.
       Diplomat eşi ile Paris'te yaşadıkları sırada bir İngiliz heykeltraş kadın ile birlikte olmaya başlar.
       1930'da boşanırlar, kızı babasına verilir. Lousia boşanmadan sonra psikolojik sorunlar yaşamaya başlar, ilaçlar ve içki çöküşünü hızlandırır.
       Arada bir Amerika'ya dönüp, John Reed ile birlikte yaşadıkları evi sık sık ziyaret eder.
      1936 yılında henüz 51 yaşında iken ölür.

29 Kasım 2012 Perşembe

Umrumda Değilsin - Ahmet Altan (*)

 

Adam uzun bir seyahat dönüşü neşeyle eve girdiğinde içeride birden tuhaf bir sessizlik olur, dostları gözlerini kaçırır, sevgilisi huzursuzca kıpırdanır, en yakın arkadaşı yanındaki bardağa uzanır.

Sonra herkes gider.
Sevgilisi, "Sana bir şey söylemeliyim" der.
Adam sarılır sevgilisine, "Gerek yok" der, "hiçbir şey söyleme."
Kendilerine birer içki koyarlar ve adam, sanki olması gerekenden biraz daha neşeli ve coşkulu konuşur.
— Hadi evlenelim. Kadın şaşırır.
— Nasıl?
— Gidip evlenelim.
Adam gerçekten evlenmek mi istiyordu, yoksa o sessizliğin üstesinden gelmek için tutkulu ruhuna uygun bir coşku patlamasına mı kaptırmıştı kendini, yoksa duymak istemediği bir açıklamayı bir daha duymayacağı şekilde gömmek için büyük bir olaya mı sığınmaya çalışmıştı bilmiyoruz.
O akşam kadın, müstakbel kocasının masaya koyduğu buruşuk bir broşür görür, arkasında birkaç satır yazılmıştır, "Bu ne?" diye sorar, "Bir şiire başlamıştım" der adam, kadın sevinçle ve sevginin kendisine verdiğine inandığı otoriteyle, "Bitir şiiri" der.
Evlenirler.
Yeni bir eve taşınırlar.
Kadın, kutuları açıp eşyaları yerleştirmeye çalışırken içeri, kocasının en yakın arkadaşı olan, geçtiğimiz yüzyılın en büyük piyes yazarlarından Eugene O'Neill girer.
Adı konmamış, kaçamak ve kaygan bir ilişki yaşamış insanların arasındaki o tuhaf huzursuzluk içinde kadın kutularla ilgilenir, O'Neill bir içki ister. Kadın içki şişesini verir.
O'Neill huysuzlaşır.
— Bardak da istiyorum!
Kadın bütün kutuları tek tek açarak bardak ararken, kadının telaşını ve tedirginliğini yatıştıracak bir hareket yapmadan bekler bardağı.
Kadın bardağı bulduğunda sormak istediği soruyu sorar.
— John'a söyledin mi?
— Biz evlendik, der kadın. O'Neill, kadına mavi bir zarf uzatır.
— Senin için bir şiir yazdim.
O'Neill gittikten sonra kadin, zarfi açmadan bir kitabin içine koyar.
Ve hayat, sanki görünenin altinda akip giden akintilardan habersizmiş gibi akmaya devam eder.
Kadinin kocasi, daha sonra Sovyet Devrimi'ni en iyi anlatan kitabi, Dünyayi Sarsan On Gün'ü yazacak olan, döneminin ünlü gazetecisi John Reed'dir.
Savaş karşiti, mücadeleci, tutkulu bir adamdir.
Kadin erkek ilişkilerinde "özgürlügü ve eşitligi" savunur.
Bir akşam, bir kitap ararken, O'Neill'in karisina verdigi şiiri bulur.
Kadin, açiklamak ister.
Dinlemez bile Reed.
— Umurumda değil, der, elbette istediğini yapabilirsin, istediğinle yatabilirsin, ben de çok yattım.
Gerçekten kadınlarla yattı mı bilinmez ama bu sözler karısını çok yaralar, "Kiminle yattın?" diye sorar, "Kiminle yattın?"
Sonra da eşyalarını toplayıp evi terk eder.
Karısının arkasından Reed, merdivenlere oturup ağlar.
Ondan sonrası bir karmaşadır.
Kadın, gazeteciliğe başlar ve gerçekten "özgür" bir hayata dalar, neredeyse yatmadığı adam kalmaz.
Epeyce sonra Reed, karısının, çalıştığı dergiden kovulduğunu öğrenir. Onu yeniden bulur, birlikte Rusya'ya gidip gazeteci olarak "devrimi" izlemeyi önerir.
Giderler.
Aralarındaki aşk yeniden canlanır.
Döndüklerinde Reed ünlü kitabını yazar.
Ama başarıya, mutlu gözüken hayatlarına rağmen Re-ed'in içindeki yara hiç kapanmaz, "umurunda bile olmadığını" söyleyen adam, karısının O'Neill'le ilişkisini hiç unutamaz.
Karısı onu yazıya çekmeye çalıştıkça o, politikaya doğru gider, Amerikan Komünist Partisi'nin içindeki hizip kavgalarına karışır.
Ve, birgün Amerikan Komünist Partisi'nin iç kavgalarını nihai bir çözüme kavuşturmak ve Sovyet yöneticilerinin, kendi hizibini asıl parti olarak kabul etmesini sağlamak için sahte bir pasaportla Sovyetler'e gider. Karısının itirazlarını dinlemez.
Zor bir yolculuktan sonra Rusya'ya varır ama bir daha oradan çıkamaz. Kaçmaya çalışırken Finlandiya'da hapse düşer, hastalanır, Sovyetler'e iade edilir.
Tek istediği, karısına kavuşmaktır.
Her gün mektup yazar.
Cevap alamaz.
Alamaz, çünkü karısı kocasını bulabilmek için o belalı günlerde hayatını ve geleceğini tehlikeye atarak Sovyetler'e doğru korkunç bir yolculuğa çıkmıştır.
Haberleşemezler bile.
Reed, karısının yeniden O'Neill'e döndüğünden kuşkulanır hep.
Karısının, kendisini bulabilmek için ne acılara ve sıkıntılara katlandığını bilmez.
Birbirine kavuşmak isteyen iki insan, bu amaca ulaşabilmek için hayatlarını tehlikeye atmaya, buzlu bozkırlarda günlerce süren yürüyüşlere, açlığa, hastalığa razı olurlar.
Sonunda birbirlerine kavuştuklarında artık, Reed çok hastadır.
Bu insanların hayatını anlatan filmi izlerken kaçınılmaz bir şekilde kendinize soruyorsunuz, eğer kavşak noktalarında bu iki insan başka türlü davranmış olsaydı, hayatları da.başka türlü olabilir miydi, diye.
Eğer kadın, sevgilisi seyahatteyken O'Neill'le kırıştır-masaydı ve Reed eve döndüğünde bunu fark etmeseydi hayatları nasıl olurdu ya da o mektubu bulduğunda karısının açıklamasını bile beklemeden, "Umurumda değil" demeseydi de karısını dinleseydi, kıskançlığını saklamaya çalışmak yerine gösterebilseydi ne olurdu?
Çok büyük bir yazar olan O'Neill'i o kadar kıskanma-saydı, acaba yazıdan ziyade politikaya ağırlık verir miydi, yoksa kendi kitaplarını yazmayı mı tercih ederdi?
Bu kadar "özgür", bu kadar "rahat", bu kadar "dost" oldukları halde neden her şeyi açıkça ve dostça konuşamadılar, yoksa aşk o dehşetli parçası kıskançlıkla birlikte geldiğinde o kadar "özgür, rahat ve dost" olamıyor muydu insan?
Bir yandan, onu bir kere daha görebilmek için hayatını tehlikeye atmaya razı olurken bir yandan da hayatının en önemli acısını ondan saklamak, gerçek duygularını açıklayamamak; kıskanan âşık bir insanın bir yanıyla sevdiğine yaslanıp bir yanıyla ondan, onun asla ulaşamayacağı kadar uzak olduğunu mu gösteriyordu?
Neden bütün hayatlarını etkileyecek hatalar yapmışlardı, insanlar âşık olduklarında mutlaka bir hata mı yapıyorlardı?
Büyük ve unutulmaz aşkları, öylesine büyük ve unutulmaz kılan, yapılan hataların açtığı ve asla sağalmayan yaralar mıydı?
Hiç kapanmayacak yaralar açmaya muktedir olduğumuz halde neden açılan yaraları iyileştirmeye muktedir değildik?
Yaşadığımız aşklar hayatlarımızı değiştiriyor.
Yapılan hatalar da değişen hayatı bir kere daha değiştiriyor.
Savruluyoruz.
O aşklar olmasaydı, o hatalar yapılmasaydı, o hayatlar nasıl olacaktı hiç bilemiyoruz.
Bildiğimiz, hayatı başkalarından daha başka türlü, daha tutkulu, daha unutulmaz yaşadıkları ama buna rağmen içlerinde hep "bir şeyin yarım kaldığı" duygusunu taşıdıkları.
Reed, bunaltıcı bir Sovyet hastanesindeki demir karyolada çok erken gelen bir ölümü beklerken, karısı, başucundaki komodinin üstünde yıllar önce kocasının cebinden çıkan buruşuk broşürü bulmuştu.
Arkasını çevirip bakmıştı.
Reed, o yarım şiiri yazıp tamamlamış ama karısına söylememişti.
Onların, defalarca bölünen, yolundan sapan eksik ilişkilerinde tamama eren tek şey de o şiir olmuştu herhalde.
Bir de kadının, bir ölünün başucunda döktüğü gözyaşları...
* 30 Kasım Cuma akşamı izleyeceğimiz Reds filmi dolayısıyla Ahmet Altan’ın “İçimizde Bir Yer” kitabından alınma bir yazı.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Biyografi Filmleri Sevenler İçin Liste


1. Schindler’s List – (1993) (Oskar Schindler) (Liam Neeson)
2. Gandhi – (1982) (Mahatma Gandhi) (Ben Kingsley)
3. Lawrence of Arabia – (1963) (Thomas E. Lawrence) (Peter O’Toole)
4. Raging Bull – (1980) (Jake LaMotta) (Robert De Niro)
5. Napoleon – (1927, silent) (Napoleon Bonaparte) (Albert Dieudonné)
6. Amadeus – (1984) (Wolfgang Amadeus Mozart) (Tom Hulce)
7. Patton – (1970) (George S. Patton) (George C. Scott)
8. Braveheart – (1995) (William Wallace) (Mel Gibson)
9. Malcom X – (1992) (Born: Malcolm Little) (Denzel Washington)
10. The Ten Commandments – (1956) (Moses) (Charlton Heston)
11. The Passion of Joan of Arc – (1928) (Joan of Arc) (Maria Falconetti)
12. Spartacus – (1960) (Spartacus, slave revolt leader) (Kirk Douglas)
13. Becket – (1964) (Thomas Becket) (Richard Burton)
14. The Spirit of St. Louis – (1957) (Charles Augustus Lindbergh) (James Stewart)
15. Lust For Life – (1956) (Vincent Van Gogh, painter) (Kirk Douglas)
16. Mary, Queen of Scots – (1972) (Mary Stuart) (Vanessa Redgrave)
17. Andrei Rublev – (1969) (Andrei Rublyov) (Anatoli Solonitsyn)
18. Pride Of The Yankees – (1943) (Henry Louis ‘Lou’ Gehrig) (Gary Cooper)
19. Sergeant York – (1941) (Alvin C. York) (Gary Cooper)
20. The Miracle Worker – (1962) (Annie Sullivanr) (Anne Bancroft, Patty Duke)

21. Bonnie and Clyde – (1967) (Bonnie Parker, Clyde Barrow) (Faye Dunaway, Warren Beatty)
22. The Agony and the Ecstasy – (1965) (Michelangelo) (Charlton Heston)

23. Mommie Dearest – (1981) (Joan Crawford) (Faye Dunaway)
24. The Passion of the Christ – (2004) (Jesus) (James Caviezel)
25. The Diving Bell and the Butterfly – (2007) (Jean-Dominique Bauby) (Mathieu Amalric)
26. Capote – (2006) (Truman Capote) (Philip Seymour Hoffman)
27. Immortal Beloved – (1995) (Ludwig van Beethoven) (Gary Oldman)
28. The Last Emperor – (1987) (Pu Yi) (John Lone)
29. Goodfellas – (1990) (Henry Hill) (Ray Liotta)
30. A Beautiful Mind – (2002) (John Nash) (Russell Crowe)
31. Ivan Grozny II: Boyarsky zagovor – (1958) (Czar Ivan IV) (Nikolai Cherkasov)
32. Ray – (2004) (Ray Charles) (Jamie Foxx)
33. The Pianist – (2002) (Wladyslaw Szpilman) (Adrien Brody)
34. The Elephant Man – (1980) (Dr. Frederick Treves) (Anthony Hopkins)
35. Silkwood – (1983) (Karen Silkwood) (Meryl Streep)
36. Young Mr. Lincoln – (1939) (Abraham Lincoln) (Henry Fonda)

37. The Diary of Anne Frank – (1959) (Anne Frank) (Millie Perkins)
38. Gorillas in the Mist – (1988) (Dian Fossey) (Sigourney Weaver)
39. A Man For All Seasons – (1966) (Sir Thomas More) (Paul Scofield)
40. Butch Cassidy and the Sundance Kid – (1969) (Butch Cassidy) (P. Newman)
41. Lenny – (1974) (Lenny Bruce) (Dustin Hoffman)

42. Finding Neverland – (2004) (James Barrie) (Johnny Depp)
43. Good Night and Good Luck – (2005) (Edward R. Murrow) (David Strathairn)
44. Shine – (1996) (David Helfgott) (Geoffrey Rush)
45. Yankee Doodle Dandy – (1942) (George M. Cohan) (James Cagney)
46. Mask – (1985) (Rocky Dennis) (Eric Stoltz)
47. The Hurricane – (1999) (Rubin “Hurricane” Carter) (Denzel Washington)
48. Madame Curie – (1944) (Marie Curie) (Greer Garson)
49. Monster – (2004) (Aileen Wuornos) (Charlize Theron)
50. Ed Wood – (1994) (Ed Wood) (Johnny Depp)
51. Chaplin – (1993) (Charles Chaplin) (Robert Downey Jr.)

52. Bird – (1988) (Charlie ‘Bird’ Parker) (Forest Whitaker)
53. What’s Love Got To Do With It – (1993) (Tina Turner) (Angela Bassett)
54. Cinderella Man – (2005) (James Braddock) (Russell Crowe)
55. Walk The Line – (2005) (Johnny Cash) (Joaquin Phoenix)
56. The Aviator – (2004) (Howard Hughes) (Leonardo DiCaprio)
57. Pollock – (2000) (Jackson Pollock) (Ed Harris)
58. The Buddy Holly Story – (1978) (Buddy Holly) (Gary Busey)
59. Viva Zapata! – (1952) (Emiliano Zapata) (Marlon Brando)
60. Joan of Arc – (1948) (Joan of Arc) (Ingrid Bergman)

61. Kundun – (1997) (Dalai Lama) (Tenzin Thuthob Tsarong)

62. The Doors – (1991) (Jim Morrison) (Val Kilmer)
63. Jim Thorpe: All American – (1951) (Jim Thorper) (Burt Lancaster)
64. The Life of Emile Zola – (1937) (Emile Zola) (Paul Muni)
65. Frida – (2002) (Frida Kahlo) (Salma Hayek)
66. Brian’s Song – (1971) (Brian Piccolo) (James Caan)
67. Cleopatra – (1963) (Cleopatra VII) (Elizabeth Taylor)
68. Sid & Nancy – (1986) (Sid Vicious) (Gary Oldman, Chloe Webb)
69. Ali – (2001) (Muhammad Ali) (Will Smith)
70. Papillon – (1972) (Henri ‘Papillon’ Charriere) (Steve McQueen)
71. La Bamba – (1987) (Ritchie Valens) (Lou Diamond Phillips)

72. Basquiat – (1996) (Jean Michel Basquia) (Jeffrey Wright)
73. Man on the Moon – (1999) (Andy Kaufman) (Jim Carrey)
74. Nixon – (1995) (Richard Milhous Nixon) (Anthony Hopkins)
75. Nicholas and Alexandra – (1971) (Tsar Nicholas II) (Michael Jayston, Janet Suzman)
76. Quills – (2000) (The Marquis de Sade) (Geoffrey Rush)
77. Erin Brockovich – (2000) (Erin Brockovich) (Julia Roberts)
78. Lean On Me – (1989) (Joe Clark) (Morgan Freeman)
79. Elizabeth – (1998) (Elizabeth I of England)(Cate Blanchett)
80. Reds – (1981) (John Reed) (Warren Beatty)

81. Surviving Picasso – (1996) (Pablo Picasso) (Anthony Hopkins)

82. Alexander – (2004) (Alexander the Great) (Connor Paolo)
83. People vs. Larry Flynt – (1996) (Larry Flynt) (Woody Harrelson)
84. Hoffa – (1992) (James R. ‘Jimmy’ Hoffa) (Jack Nicholson)
85. I Accuse – (1958) (Alfred Dreyfus) (José Ferrer)
86. Kinsey – (2004) (Alfred Kinsey) (Liam Neeson)
87. Anastasia – (1956) (Anna Koreff) (Ingrid Bergman)
88. Birdman of Alcatraz – (1962) (Robert Stroud) (Burt Lancaster)
89. King of Kings – (1961) (Jesus) (Jeffrey Hunter)
90. Bugsy – (1991) (Ben ‘Bugsy’ Siegel) (Warren Beatty)
91. The Private Lives of Elizabeth and Essex (1939) (Elizabeth I) (Bette Davis)
92. Before Night Falls – (2001) (Reinaldo Arenas) (Javier Bardem)
93. Lady Sings the Blues – (1972) (Billie Holiday) (Diana Ross)
94. Sybil – (1976) (Shirley Ardell Mason) (Sally Field)
95. Boys Don’t Cry – (1999) (Teena Brandon) (Hilary Swank)
96. Henry & June – (1990) (Henry Miller, June Miller) (Fred Ward, Uma Thurman)
97. Casanova – (2005) (Giacomo Casanova) (Heath Ledger)
98. Bound for Glory – (1976) (Woody Guthrie) (David Carradine)
99. El Cid – (1961) (“El Cid”, Rodrigo Díaz de Vivar) (Charlton Heston)

100. Disraeli – (1929) (Benjamin Disraeli) (George Arliss)