30 Ağustos 2011 Salı

Edip Cansever İle Söyleşi - Adnan Benk, Tahsin Yücel, Nuran Kutlu (*)

Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne...



Adnan Benk - Bir şiir, şiirse, her şeyden önce biçimsel bir özelliğinden kendini ele verir. Anlatacağı, ileteceği ne varsa, biçimde görülür. Daha konuya: falan girmeden birtakım denemeler yaptık senin şiirinin üstünde. Biri şu: Bir, iki, üç, dört ve beş heceli sözcükler kullanmışsın. Toplamı 142 sözcük. 30 tane tek heceli, en çok da (45) üç heceli sözcük kullanmışsın. Bunların şiirin içindeki dağılımı her halde gelişigüzel olamaz. Sözcükler de birer öğeyse, bunların dağılımında bir mantık arayabiliriz.

Tek hece kaç tane dedin?..

Adnan Benk - 30.

Çoğu "bir" oluyor.

Adnan Benk - Beş heceli de altı tane var. Ağırlık üç hecelilerde. Örneğin birinci bölümde iki tane iki heceli var. İki tane de beş heceli. Bu iki heceliye, şiirin iki heceliyle başladığım da gözönünde bulundurarak, ses dizesinin ilk sesini, temel sesi verirsek, öteki sözcükleri de, gene hece sayılarına göre değerlendirirsek (iki heceli = do, üç heceli = fa, vb.) şöyle bir biçimlendirmeye varabiliriz:


Her biçimlendirme gibi, bu da görece ve saymaca. Ama, şiirdeki gizli bir biçimi, dolayısiyle de anlam yapısını, daha bir açıklıkla sezmemizi sağlayabilir. Nitekim, bu müzik tümcesi, altı dizelik ilk bölümün müziksel tümcesi, bu bölümün sonlanmış, temel çelişkisini, şiir boyu geliştireceği öğeleri saptamış olduğunu gösteriyor.

Sona Kalsa 

Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazan -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
Gölgesi bir kuş ölüsü
Karşıda. yeni budanmış ağacın
       Olsa. başlangıçlar sona kalsa-
Kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-
Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın birdost yüzü mü
Görmemişim de yıllarca.
Gelse
Değişmiş çok. yaşlanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum -ama yakmasa-
Konuşuyoruz-konuşuyormuyuz-
Yazmayı bırakmış çoktan
Gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
''Bir elimde elma, elmada bir el''
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor , çekip gidiyor az sonra.
Kadranı kırmızı saat
Flasterle tutturulmuş kırık cam
Şurda burda plastik çiçekler
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
Tam kalbimin üzerine bu akşam.
Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam.
Edip CANSEVER

Sesi biçimleştirerek biçimin üstüne bir örtü çektin. Benim için şaşırtıcı bu, böyle bir soru beklemiyordum. Ama öteden beri düşündüğüm bir şey var, burada ne kadar geçerlidir, bilmem, ama istersen onu açıklamaya çalışayım. Son çalışmalarımda şiirde dış sese ve iç sese çok önem vermek istemiyorum. Dış ses dediğim, uyak, ses benzerlikleri vb... İç ses ise, bir dizeden öbür dizeye kıvrılırken, dizelerin bitimindeki ve başlangıcındaki seslerin uyumu. Örnek olarak söyleyeyim: Orhan Veli, Dalgacı Mahmut şiirinde: "İşim, gücüm budur benim" diyor. Üç "-m" var, bu bir iç sestir, aynı zamanda, tek dizede olsa bile ya da Behçet Necatigil'de "Çok çiğ çağ", Ç'lerle sağlanan bir içses biçimidir. Bense son günlerde şöyle düşünmeye başladım: şiirin içinde sesi gezindirmek. Elimden gelse uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra da uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra ne getirebilirim yerine? Ben şiirde akustik diye bir şey düşünüyorum, ses dağılımını düşünüyorum: şiiri bir yapı, bir mimari olarak ele almak, seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmak. Bunu çok küçük çapta da olsa son kitabımda yaptım, ya da düşündüm hiç değilse. Ses dağılımı, yani akustik. İyi bir dağılım elbette şiirin içeriğinden gelen biçimdedir, sestedir. Şiirde, şiirin tema'sında bir yavaşlık, bir sessizlik, varsa, ses dağılımı da yavaş olacaktır. Şiirde sert, çıkışlı, kavgalı, öfkeli birtakım durumlar varsa, bunun da sesi başka türlü olacak ve şiirsel yapıda dağılacaktır. Böyle bir deney son zamanlarda kafamı kurcalıyor. İnsan şiiri çoğu kez yazdıktan sonra düşünüyor.

Adnan Benk : Böyle yazılmış yayımlamadığın bir şiirin var mı?..

Var.

Adnan Benk : Örnek olarak bu konuşmaya koyalım. Ama sen ses dağılımı derken, "Gölgesi bir kuş ölüsü" dizesindeki ö, ü seslerini kastetmiyorsun...

Bu iç ses. Gerçi burada düşünülmüş değil bu.

Adnan Benk -Hayır, düşünülmüş. Gölgesi bir kuş ölüsü, ölüm büyütmüş, söyler miyim?.. Ölüm temasının kendine özgü bir sesi var.

Evet, var. Bunu, dediğim gibi, akustikle karşılamak istiyorum. Son bir kitabım çıktı: Bezik Oynayan Kadınlar, orada bu akustik denemesini yaptım. Nereye kadar başardım, bilemiyorum. Bu şiirlerle aşağı yukarı aynı zamanda yazılmış şiirler.

Adnan Benk - Peki şöyle bir örgü de var: Bölümlerin dize sayısına bakarsan 6, 6, 11, 5, 4, 3, diye gidiyor. İlk iki bölümde durağan. Sonra birden genişliyor, birden daralıyor, sonra gitgide küçülüyor. Yalnız bu şiir için söylüyorum. Kitabındaki öbür şiirlerde bunun olduğu yer var, olmadığı yer var.

Burada aralıklar benim için çok önemli. Şiirde bir aralık koyuyorsam, bir anlatım sona eriyor demektir. Onun sona erdiği yerden tekrar başlaması bazı alışkanlıklara bağlıdır. Dediğim gibi, iki ya da üç sözcüklü bir dizeyle bitiyorsa bir bölüm, aralıktan sonra tek sözcüklü bir çıkış yapabilirim. Ve bunu tek bir sözcük üstüne kurmuş olurum.

Adnan Benk -Tek, ya da iki sözcüklü dizelere bir bakalım: "gelse" var, "ölüm" var, bir de "bugün de" var.

Tahsin Yücel - "Diyorum" da var, dize olarak alırsak.

Adnan Benk - Bunları art arda dizerek okuyalım: "Gelse diyorum ölüm bugün de"...

Zaten bu şiirin başı, ortası ve sonu oldukça iyi bağlanmış.

Adnan Benk -Biçimsel olarak hemen göze çarpan bu tek sözcüklü dizeler, onların düzeyinde şiirin ana temasını ortaya koymuyor mu?..

İLKYAZ ŞİKAYETÇİLERİ / I 

Kaçışına Uğrayan Çiçek 


Şurayı götürün dedim onlara
Burayı da, burayı da
Alın götürün dedim
Çimenlerin tirşe buğusunun üstünden
Tirşe buğunun düşlere değen üstünden
Düşlerin ayçiçeği giysilerinin üstünden
O zaman anlatırım dedim onlara
Pencere önümün niye uçtuğunu.
Evet
Dönüp geliyor az sonra
Kolumun altına yerleşiyor
Kendisiyle yer değiştirir gibi
İtiyorum onu, itiyorum, itiyorum
Bütün zamanlar bitti diyorum -anlasa ya-
İki tek kiraz ağacı kaldı yalnız
İki tek kiraz ağacı
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar bitti
Kiraz ağacı?O da
Gözlerimin deli kırmızısını yıkamak için
Ağladıkları zaman.
Ne vardı sundurmamın üstünde -ne vardı-
Anımsayamıyorum şimdi
-Pek şimdi değil, çoktandır-
Yağmurlar yağdığı zaman büyüyen
Geçmişi olmayan bir saksı mı
Yoksa
Bir sap çiçek mi -saksısız-
Kaçışına uğrayan bir çiçek?
Neden olmasın
Yağmurlar
Yağmurlar yağdığı zaman.
Sular insanlar gibi geçiyor aklımdan
Mavi aklımdan
Sordular- anımsıyorum-
Bir gün
Neyle örtülürmüş ki su
Suyla demiştim -elbette suyla-
Ya yaşam
Bir başka yaşamla, bir başka, bir başka, bir başka,"
Oysa bütün yaşamlar bitti
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar
Sular
İnsanlar gibi duruyor aklımda.
Dişlerimin arasından gösteriyorum ellerimi
Korkuyla kaçışıyor güvercinle karanfil
Dönüp arkama bakmıyorum
Odalar bitti çünkü, merdivenler de
Dışarsı var: şurası, burası, orası
Ve yağmur- yağmurlar-
Ah şu yağmurlar durmasa ya
Ne güzel ıslanıyor ilkyaz
Ne güzel, ne güzel, ne güzel
Denize zorla sokulmuş
Ağlamaklı bir çocuk gibi.
Edip CANSEVER

Tek heceliler üstünde, özellikle bir sözcüğü üzerinde belki bir ipucu verebilirim: bende bir çok geçer. Birçok sözcüğü soyutlamak isterim. Örneğin benim için şunun, onun bardağı yoktur da bir bardak vardır. Belirsiz bir bardak vardır. Yani bardağın işlevi çok yaygın olabilmeli. O yüzden bir sözcüğü çok geçer şiirlerimde.

Adnan Benk -Yani biri kullanmanın nedeni bağlandığı sözcüğü tek yönlülükten kurtarmak...

Bir bardak, şu bardak değil kesin olarak. Kırmızı bardak değil, belirli bir biçimi olan bardak değil. Böylece bardağı soyutlamış oluyorum. Soyutlayınca da şiirdeki geçerliliği daha önem kazanıyor.

Adnan Benk - Peki, geçerliliğin ölçüsü ne sence? Ne zaman bir sözcük geçerli oluyor?

Geçerlilikten ne anlıyorsun?..
Şiirsel yük bakımından, şiirsel değer bakımından...

Adnan Benk - Şiirsel değerlilik dediğin çok yöne çekilebilmesi mi?

Biraz öyle. Benim için bir şiirde birçok şiir vardır. İnsanda da böyledir bu. Bir insan yüzünde birçok insan yüzü vardır. Bu insan yüzü şunun yüzüdür diyemem kolaylıkla, kimse diyemez sanırım. Hem zaman sorunu nedeniyle diyemeyiz, hem güncel olarak diyemeyiz: yüzümüz çok değişkendir, tek yüzümüz yoktur. Şiirde de bu öyle. Ayrıca şiirin devigenliği var. Şiir yazılıp bittikten sonra sürekli biçimde devinir, değişir. Bazı şeylerini yitirir, kendine birtakım eklentiler alır. Bu, zaman içinde en azından, böyledir. Bununla da kalmaz, şiir giderek aynı şairin yazdığı öteki şiirlerle de bir savaşıma girer. Bu arada kimi şiirler tümüyle yenilgiye uğrar, kimileri ayakta kalır, kimileri de öne çıkar.

Adnan Benk - Metinlerarası ilişkiyi anlatıyorsun sen...

Tahsin Yücel - Evet, metinlerarası ilişki ve alımlama...

Neden biz falanca şairin şu şiirleri güzeldir deriz? Önce birçok şiir yazmıştır ama, o şiirlerin çoğu az önce sözünü ettiğim savaşımda yenilgiye uğramıştır. Ortadan kalkmışlardır, ama büsbütün de yok olmamışlardır. Zaten onlar olmasa, öbürlerini çok iyi anlayamayacağız. Ama ne de olsa ayakta kalan şiirler olmuştur. Zaman zaman kitaplarda da görülebilir bu: bir kitap öbür kitaptan daha iyi olabilir, ne kadar zorlasa kendini şair, bir noktada doruğa çıkmışsa, öteki yapıtları gölgede kalabilir.

Tahsin Yücel - Ama bu, şiirin kendi kendine devinimi, değişmesi değil. O şiir yazıldıktan sonra değişikliklere uğrar dedin; uğrar ama, değerlendirmeler bakımından uğrar. Örneğin ben bu şiirle ilk kez karşılaşıyorsam başka, Edip Cansever'in şiiri olduğunu bilirsem başka, öbür şiirlerini okuduktan sonra başka türlü değerlendiririm, ama gene de bu şiir, bu şiirdir.

Adnan Benk - Bu şiir bu şiirdir mi acaba?..

Hayır, diyorum.

Adnan Benk - Bana da öyle değil gibi geliyor. Okurken yapacağımız katkılarla çok değişikliğe uğrayabilir şiir.

Kuşkusuz. Okuyucu bir şeyler katıyor çünkü. Sonra okuyucular arasında da ayrımlar var, ya da anlamada birtakım ayrımlar var. Niye biz iki kişi arasında düşünüyoruz şiiri? Bugün üstünde konuşacağımız için birkaç kez okuduğum bu şiir şimdi bana bile başka türlü geliyor. Yazdığım gün belki düşündüm bunları, belki düşünmedim. Yazılalı aşağı yukarı bir yıl oldu ama, bugün başka şeyler de düşündüğümü görüyorum.

Adnan Benk -Herhalde sen şiirini kurarken de okundukça değişikliğe uğrasın diye kuruyorsun.

O kadar da değil. O, şiirin öz varlığında olan bir şey. Şiirin huyu dediğimiz bir şey o. Yani ben şiirimin çok çeşitli anlamlara gelmesini istemem. Neyi söylüyorsam tam yerini bulmasını isterim. Bu kadar salt şiirden yana değilim.

Adnan Benk - "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" diyorsun. Ben biri dediğin zaman ötekini bekliyorum.

Var, aşağıda.

Adnan Benk - Yok. Kadın var.

"Kolyesiyle oynuyor kadın." Belli ki artık tabağında çatalını gezdiren bir başkası, kolyesiyle oynayan kadın değil. Şunu ortaya çıkarmak için yapılmış bu: kadının karşısında bir erkek var. Eğer kadını kolyesiyle belirtmiş olmasaydım, öbürünün erkek olduğu belirmezdi, iki arkadaş da olabilirdi. Yani burada bir aşk başlangıcı var. Belli ki burası bir meyhane ya da lokanta.

Adnan Benk -Evet, öteki yerine kolyesiyle oynayan kadın geliyor. Uzun uzun konuşuyorlar aralarında, fakat ne konuştukları belli değil. Şiirde bir tek konuşan sensin, o da dolaysız olarak bir kez.

"Kolyesiyle oynuyor kadın", ben de bir yanda oturuyorum. Ama kalkıp da "ben de karşı masadayım, elma yiyorum" gibi, iki üç dize yazarak sözü uzatmaktansa, "tabağımda soyulmuş elma" deyince, ben de bir başka masada oturduğumu, aşağı yukarı belirtiyorum.

Adnan Benk : Şimdi "çatalım gezdiriyor biri tabağında/kolyesiyle oynuyor kadın" dizelerindeki eylemlere bakarsak etken olmayan, kendine dönük bir devinim görüyoruz. "Çatalını gezdiriyor"un hiçbir amacı yok. Tabak boş. Konuşmanın kesilmesiyle ortaya çıkan sessizliği dolduruyor o "gezdiriyor" sözcüğü. Kadın'ın kolyesiyle oynaması da öyle. İkisi de sevişmenin suskunluğu, heyecanı içinde.

Bir dalgınlık, suskunluk, dikkatsizlik...Henüz seni seviyorum, beğeniyorum gibi bir gevezelik yok ortada.

Adnan Benk - Daha o gevezeliğe gelmemişler zaten, tam bir başlangıç bu. İki kişinin birbirini kollaması. "Denize bakıyorlar bazen" derken dış bir görüntüyü getiriyorsun, ama yarıda kesiyorsun bunu: _çatalını gezdiriyor biri tabağında. - Daha söz bitmedi, görüntü tamamlanmadı. Üç dizeyle giriyorsun sen araya, sonra gene görüntü ve bağlıyorsun.  "Kolyesiyle oynuyor kadın", yukarıdaki görüntünün tümleyici parçası. Araya girdiğin yere de, bütün şiiri besleyen eğretileme'yi yerleştiriyorsun: "Gölgesi bir kuş ölüsü/... yeni budanmış ağacın". Bunlar birbiri üstüne katlanabilen iki kanat. İkisi de sekizer heceli. "Karşıda" ekseni üstünde dönerek bir araya geldiler mi, bir eğretileme çıkıyor ortaya.

Bence bu bölümün en can alıcı noktası: ''-Olsa, başlangıçlar sona kalsa-

Adnan Benk - Evet, o en açık yeri, fakat en canlı yeri de bu. "Gölgesi bir kuş ölüsü/... yeni budanmış ağacın" ve "ölüm/Büyütmüş yetiştirmişsin beni... Budanmış ağaç yaşamsa, ölüm yaşamı besliyor demektir. Ölüm ve yaşam üstüne edilen sözler arasında bu bana değişik gibi geldi. Ölümle yaşamın içiçe girmesi değil de, ölümün yaşamı beslemesi.

Evet, bunu çok iyi bulmuşsun. Ama benim kısa şiirlerimden biri bu. Uzun, bir kitaplık şiirlerim de var. Fakat burada hiç kopmadan aynı havayı sürdürmüşüm. Başlangıç neyse, ortası da, sonu da o olmuş. Rengi, müziği, kokusu neyse, hiç biri birbirinden kopuk değil. Belki bu yüzden başlangıçta görülen o ölüme yakınlık, hatta biraz da hafif karamsarlık havası sonuna doğru geliyor. Ama sonunda bir sürprizle karşılaşıyoruz gene. Ölüm yaşamı besleyen bir şey. Aslında burada saygı ölüme karşı değil, yaşama karşı. Bunu şundan da doğrulayabiliriz: ben bazı şiirlerimi arka arkaya yazar, resim sergisi gibi düşünürüm. Ressamlar tablolarını yanyana getirerek sergi açarlar ya! Örneğin şöyle diyelim: Orhan Peker'in İtfaiyeciler'i, danaları, atları ya da Degas'nın balerinleri gibi belirli bir dönemde yapılmış resimlerin birbirini tamamlaması ve kollaması vardır. Benim şiirlerimde de bu var. Örneğin, bu şiirle aynı dönemde yazdığım bir şiirde "ve annem olmamış gibi doğmuşum" diyorum. Ölümü anlayış biçimim benim doğmamış olmamın özdeşidir. Önce bir doğmamış olmak vardır, sonra da ölüm. Ölüm de bir çeşit doğmamış olmaktır. Ama doğduğuma göre ölüm zaten var. Ölüm dirimi beslemiş oluyor ve başlangıçtaki o karamsar hava gene karamsarlığını sürdürüyor ama, yaşamaya dönük bir sona doğru gidiyor. En son üç dizede de bu var: "Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak/Bugün de/Tam nerede kalmışsam."

Adnan Benk - Şiirin kurgusunda bana en ilginç gelen şey günlük bir olaydan çıktığın halde birden düzey değiştirmen. Sonra tekrar günlük yaşantıya geliyorsun. Bu çok belirgin: Örneğin dışarıda gördüğün bir olay var, yarıda kesip birden eğretilemeye geçiyorsun, düşünceye bir dönüş, ardından da gene günlük yaşantıdasın. Bir öykü gibi. Fakat bir yerde, anlamı sonradan belirlenecek bir kanca atıyorsun: "Biraz soğuk mu geliyor ne" ve sonuna doğru onun yanıtı: "Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor /Ta kalbimin üzerine bu akşam."

Soğuk, düpedüz bizi üşüten soğuk olsa ne diye şiirde kullanayım. Ama kalbimin üzerine gelmesinin bir anlamı var. En can alıcı yere gelmesi gerek ki ben arkasından ölümden sözedebileyim. Sanıyorum, çünkü yazarken bütün bunlar tam olarak böyle düşünülmüyor. Şiiri matematiksel olarak düşünmek olanaksız.

Adnan Benk - Bu arada da meyhaneyi dolaylı yoldan betimliyorsun. Örneğin "kapatır mısın" ile garson çıkıyor sahneye. "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" ile "tabağımda soyulmuş elma" bakışımlı gözlemler. Bu kez de sen çıkıyorsun ortaya, şiir kişisi olarak çıkıyorsun.

Yanıt vermek için belli bir kuramdan yola çıkayım ama, biliyorsun, kuramlar şiirde pek o kadar geçerli değildir. Bir şairin işi, bir yerde kuramı da bozmaktır. Fakat bugüne kadar bozmadığım, bozmak istemediğim T.S. Eliot'un bir 'nesnel karşılık' kuramı var. Şiire bir çeşit dekor hazırlamak bu. Benim burada anlatacağım şeylerin dekorunu kurmam gerek. Garsonuyla, bardaklarıyla, masasıyla, insanlarıyla tümünü anlatmam gerek. Yoksa, niye karşıdaki ağacın gölgesi ölü bir kuş olsun? Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim. Vazgeçemediğim bir şeydir bu. Eliot'un nesnel karşılık kuramından yola çıkıyorsak coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz şiire aktarıldığı zaman oradaki nesnel karşılıklarını bulmalı. Bir şiir, içindeki nesnelerle, içindeki yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü öğeyle oluşturulur. Ve ben buna çok inanıyorum. Bu şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan öğelerdir.

Adnan Benk - Günlük ayrıntı diyebileceğimiz şeyleri ne zaman kullansan, ardından hemen başka bir düzleme geçiyorsun. Örneğin "Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor/Tam kalbimin üzerine bu akşam" demeden önce, tam karşıt bir düzlemi, değerden yoksun nesneler düzlemini veriyorsun: kırık cam, plastik çiçekler, vb. Senin şiirselliğin, belki de hiçbir ayrıcalığı olmayan nesne ve olaylar düzlemiyle seçkin duygular ve düşünceler düzlemi arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu arada şunu da sorayım: "Kadranı kırmızı saat"ın kırmızılığı yukarıdaki "sinirli kırmızılık" ile bağlanıyor. Elbet hesaplıyorsundur bunları.

Hayır. Şiir ancak yazıldıktan sonra belki bu hesaplar ortaya çıkabilir. Nitekim şu anda, konuşmamızda ortaya çıkıyor bunlar. Ama, daha önceki "sinirli kırmızılık" ile "kadranı kırmızı saat" arasındaki ortak kırmızılığı, yazarken düşünmüş değilim.

Adnan Benk -Ben de buna şaşıyorum. Nasıl düşünmez olursun? Güneşin, hele batan güneşin, yuvarlaklığı ve kırmızılığı bir yanda; öte yanda, yuvarlak kadranı kırmızı olan saat. Bu gibi biçimsel benzerliklerle örülmüş şiirin; kaldı ki, batan güneş nasıl akşam saatini belirtiyorsa, duvar saati de (aslında kırmızı değil o) batan güneşin kızıllığını yansıtıyor. Saatleşen güneşle, güneşleşen saat. Örgü, doku dediğimiz bu işte.

Kırmızılık belki de bu şiirin kendi rengi. Şiiri anlatırken düşüncesi budur, tema'sı şudur diye anlamıyoruz şiiri. Sen demin müzik kattın, ben renk diyorum, hatta belirli bir konusu var, korkunç jestleri var şiirin diyorum. Ben şiirin yaratıldıktan sonra çok önemli bir yaşamı olduğuna inanan bir insanım. İnsan gibi yaşadığına inanıyorum. Ve kendimi yaşama hazırlar gibi kuruyorum şiiri de. Bu nedenle renkler birbirlerini buluyor, ayrıntılar zaman zaman kopuyor, birbirlerini yakalıyor. Belki de bir bütüne gitmek için o ayrıntıları da biraz silmek gerekiyor, çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır. Resimde de bu böyle, sen resmi sık sık ele aldığın için söylüyorum. Baktığımız zaman, işte bu ağaç, bu ağacın yaprağı, bu da altındaki yaprağın damarı diye bakmıyoruz resme. Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şey oluyor resim. Bir şeyi yürütmek, sürdürmek için ayrıntı gerekli ama ayrıntıların okurun gözünde yok olması da zorunlu. Ayrıntı bir marifet gibi kalmamalı.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Eliz Edebiyat Dergisinin Temmuz 2011 sayısındaki şiirler.


Hilmi Haşal tarafından çıkarılan Eliz Edebiyat dergisinin her sayısında kapakta el yazısı ile bir şairin şiiri yayınlanmaktadır. Ayrıca kapakta şiiri yayınlanan şair hakkında Hilmi Haşal’ın tadına doyulmaz uzunca bir değerlendirme yazısı olurdu. Derginin son sayılarında Hilmi bey bu değerlendirme yazılarını kısa tutmaya başladı. Önce Eliz Edebiyat’ın Temmuz 2011 sayısının kapağın el yazısı olarak yayınlanan Özlem Tezcan Dertsiz’in şiirine bakalım.

yalnız geceye abece - Özlem Tezcan Dertsiz

ş

şah dedi 'ş', yürüdü üstüme
başladı ık açık şeytanla işbirliğine

şuh kahkahasıyla delirtip vitrinleri,
çağırıyor arsızca, şehvetin şeffaf ceketi

şık bir elbise lütfen, rüküş bir kalp
şişkin dudaklarımız kırışık sözlere tutsak

şşşt, konuşmayınız! gerek yok düşünmeye
şansına güven, sayılar tut, 'arzu et sade'

şiddet mi, kravatını düzeltiyor aynada
şimşek biriktirirken gizlice arka odada

şehir kuşkulu şubatın gidişinden
değişiyorken mevsimler, değişiyor mu özlem

şuurumu arıyorum köprüden son çıkış bu-
şair yol ver, çekil şiirinin önünden

şirret mi şirret, hiç dinlemedi beni
sahi, kim yazdı bu şiiri?

Son satır hariç Özlem hanımın bu şiirini beğendim. Şimdi ise Hilmi Haşal’ın Eliz Edebiyat dergisinde Özlem Tezcan Dertsiz’in bu şiiri dolayısıyla yazdığı kısa değerlendirme yazısına bakalım.

“Sevgili okur,

Şiirimizin üretken adlarından Özlem Tezcan Dertsiz  kapaktaki El İzi konuğumuz. Şiirimizin tanınmış  kalemlerindendir. Henüz, Şimdi Gitsem Güz, (Pervaz Yayınları. Ocak 2004) çıkmadan çektiği ilgiyi, sonrasında sürdürdüğü şiir yolculuğuyla pekiştirmiştir. Bir süreliğine kendini unurturmaya çalıştığı sanılsa da, döndüğünde şiirden kopmadığı, aralıksız çalıştığı anlaşılmıştır. Geçen zamanla, yayımladığı yeni şiirler, dergilerin izler çevresini ve kendi okur halesini genişlettiği yadsınamaz.

Hayatın getirdiklerine yazarak direnen ve gündelik çalkantıları, çelişkileri kendince verime çeviren, öylelikle de hem yaşantısında hem şiirinde ustalaşan Dertsiz, dumanı tüten yeni kitabı Faili Mecnun (Zımba Kitap, Bursa, Haziran 2011) ile çıkageldi. Sevenlerini, şiirini izleyenleri daha fazla beklemekten kurtardı, denebilir, çünkü ilk kitabıyla arası yedi yıl... Şiirinin biçim ve içerik özelliği de, yalın söylemi içine serpiştirdiği imge kıvamı da 'imza' olarak algılanmakta nicedir. Sayfaya ortalı dizeleri, meramını berrak bir dille anlatan, zaman zaman okurunu şaşırtan buluşlarıyla kanıksanmıştır, Özlem Tezcan Dertsiz'in şiiri. Öylelikle, okur tarafından aranan/beklenen şairler listesine eklemlendiği söylenebilir.

Daha kapaktan, Faili Mecnun ilan etmiş tavrıyla ikinci kez kitaplanmış şairi kutluyoruz. Verimliliğinin ve yeteneğinin özetini onun dizesiyle söylersek; "şiirlerin gen haritası gizlidir." Söz konusu gizli harita üzerinden beslenen yolculuğu uzun ve bereketli olsun. Çabası zamanını hep iyi şiirle ödüllendirsin.

                            Mudanva, Haziran 2011 • “

Özlem Tezcan Dersiz’in yukarıda verilen şiiri deneysel bir şiir gibi. Özlem hanımın şiirleri ile henüz tanışanlar için 10 yıl önce yayınlanan bir şiirini buraya aldım.

Yanılma Payı

acemiliği seçiyorum, üzgünüm usta
yok oluyor kenar süsleri defterlerimin
Yusuf bekliyor bak kör kuyularda
basamakları çürüyor, tahta merdivenimin


sezdirmeden kim dönecek yağmurdan kara,
pirinç bir havanda kim dövecek hüznünü
boş bulduğunda ayrıntı terzisini,
kim kesecek korkmadan ipeklileri.


içim hop etsin, ay yol gösterince,
yalınayak koşturayım definenin ardından.
varsın boncuk kolyeler çıksın,
sedef kakmalı bir sandıktan.


ödevlerimi unutmak istiyorum arada
çantamda taze bir yanılma payı
hokkamı devirmişim imgelerin üstüne
mürekkep lekesi içimden kolay çıkmaz


öyle bir yürek ki bendeki,
avcısı vurulsa, ceylanım mutlu olmaz...


Eliz Edebiyat Dergisi şiir ağırlıklı bir dergi olduğu için her sayıda çok sayıda şiir yayınlanıyor. Bu şiirlerden sevdiğim birkaçını buraya aldım. Romancı ve öykücü olarak bilinen Burhan Günel’in Yanık Kırlara Doğru şiirini beğendim.

YANIK KIRLARA DOĞRU - Burhan Günel

Azık torbam boynumda
gidiyorum yine uzaklara
bu yolculuk da biter
eskidir özlernin tortusu
katı k olsun diye doldurdum
içinde uzaklık duygusu

adsız denizler yeni doğan adalar

Gidiyorum
yelkenimde çocukluğum korkular
çözülmekte acının buz uykusu
yakılmış buğdaylardan bağlardan
kanımı donduran ateş bozumu
dağları aşıp geldi

şiirlerle şairlerle tutuşan
o uzak Anadolu
torbama doluştular
ihanet dikenleri
isli beyaz kuğular

Gidiyorum
yalın ayak yalın yürek
yanık imgeler esmişti çölden
şiirin prensIeri geçmişti

filiz yeşili çocuklar
kelebeğin semahı

bal ağızlı çiçekten uçup gelen

Gidiyorum
yıldızı körelmiş göğün yorgunu
çam sakızı son kıyımdan armağan
yeniden tutuşturdum dirimi
gidiyorum iki Temmuz'a doğru
biri onmaz kırığı bileğirnin

öteki onur göçüren

Öfkeliyim başkaldırı çağrısı
nice zaman susmuştu

parlattım acıyı gözlerim buğulu
gidiyorum yeniden

yanık kırlara doğru ...

Haziran 2011. istanbul

Eliz Edebiyat Dergisinin Temmuz 2011 tarihli 31. sayısında beğendiğim bir başka şiir Hakan Sürsal’ın Boşluk adlı şiiri. Şu dizeye dikkatinizi çekmek isterim:
kırık bir karanfil yamanıyor toprağa“

Boşluk  - Hakan Sürsal

kıyafet biçmişim kendine açan bahardan
iklimsizlik özlemine


yabanıl vadidir yürek kesiği
kanarken kıtalar arası

okuyan us sancısı -o sadece buz dağı
yarılır gök düşer gece
sonsuzluk akar boşluğun cemresinden
yağmur

eğrelti otları
yangın sevdası

kıyafet seçmişim kendine açan aynadan
elmassızlık öyküsüne

son infilak
kentler
fabrikalar
aklımda kutup ayılarının ıssız vahası

mevsim yazgısıdır çiçeğe kokan insan
iklimsizlik özlemindeyim


kırık bir karanfil yamanıyor toprağa
soluyor nesnem kıtalar arası


cinnet öncesi gecelerdeyim...

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Noruwei no mori - İmkansızın Şarkısı Filmi


Bazen bir filmle ilgilenmem veya kayıtsız kalmam için filmin adı yeterli bilgiyi verir. İmkânsızın Şarkısı’nın bir film adı olduğunu öğrenir öğrenmez izlemeye karar verdim. Devamında filmin senaryosunun aynı adlı bir romandan yola çıkılarak yazıldığını ve film adının aynı zamanda bir Beatles şarkısının adı olduğunu öğrenmemle birlikte İmkânsızın Şarkısı filmini ilk izlemem gereken filmlerden birisi olması için yeterli bir nedendi. Filme konu kitabın 2008 yılında Türkçeye çevrilip Doğan Kitap tarafından yayınlandığını belirtelim. 

Bu metni yazma nedenimiz sizi bu filmi izlemeye teşvik olduğu için fazla ayrıntı vermeden konusunu özetleyeceğiz. Ötesi net ortamında bu filmle ilgili çok sayıda derinlikli yazılar var.

Nauko ve Kizuki çocukluk arkadaşıdırlar, Watanabe ise Kizuku’nun çok yakın arkadaşıdır. Dolayısıyla bu üçlü sıklıkla görüşür. Derken liseyi bitirdiği yıl Kizuki intihar eder. Filmde bu intiharın üzerinde fazla durulmuyor. Bu sırada 18 yaşında olan Watanabe üniversite okumak üzere Tokyo’ya gider. Aradan bir süre zaman çektikten sonra Nauko gelip Tokyo’da Watanabe’yi bulur. Her ne kadar Nauko ile Watanabe duygusal yakınlık kursalar bile Nauko sorunludur ve Kizuki’nin gölgesi üzerlerindedir.

İmkansızın Şarkısı filmi 130 dakika olsa bile filmin 90 dakikalık bir kopyası hazırlanmış olsaydı değerinden hiç bir şey kaybetmezdi. Çünkü yer yer filmin temposu düşüyor. Duygusal aşk filmlerini seviyorsanız İmkansızın Şarkısı filmine kayıtsız kalmayınız.

Lale Müldür İle Söyleşi - Gülden Aydın(*)

Ayıptır Söylemesi Şairim



Lale Müldür, 1956'da Aydın'da doğdu. Liseyi, birincilikle girdiği Robert Kolej'de bitirdi. Aynı başarıyı son sınıfa kadar getirse de şiir derslere üstün geldi. Şiir bursuyla Floransa'ya gitti. Türkiye'ye dönüp ODTÜ Elektrik ve Elektronik bölümlerinde birer yıl okudu. 1977'de İngiltere Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden lisansını, Essex Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü'nden master'ını aldı. Brüksel'de Ressam Patrick Claeys'le evlendi. İlk şiirleri 1980'de Yazı ve Yeni İnsan dergilerinde çıktı. Gösteri, Defter, Şiir Atı, Oluşum, Mor Köpük, Yönelişler, Sombahar dergilerinde çok sayıda şiiri ve yazısı yayımlandı. Şiirlerinden bazıları bestelendi, filmlerde kullanıldı. Kitapları Voyıcır II (Ahmet Güntan'la birlikte), Kuzey Defteri, Buhurumeryem, Uzak Fırtına, Seriler Kitabı ve Divanü lügat-it Türk. Birkaç yıldır Avrupa çıkarmasında. Seçme şiirleri "Water Music" adıyla Dublin'de, Fransız Ressam Colette Deble'in resimleri üzerine yazdığı şiirler de "Yağmur Kız Böyle Diyor" adıyla Fransızca yayımlandı. 1998'de yazdığı Divanü lügat-it-Türk kitabı, Fransız bir Türkolog tarafından Fransızca'ya çevrildi. Çok sayıda yabancı yayınevinden teklif alıyor. New York'ta yayımlanacak şiir kitabının çevirisi sürüyor. Şiirleri İsrail'de İbranice'ye çevriliyor. Telif gelirleriyle arası iyi olsa da ailesinin desteği hep var. Çünkü parayla başı hoş değil. En son 700 dolarını sokağa değil çöpe attı. Sokaktan geçen olur olmaz kimseler almasın, çöp karıştıranlar bulsun diye. Lale Müldür, işte böyle.


Aydın'ı hiç hatırlamıyor. Çok küçükken ayrıldığından değil, çocukluğunu zaten hatırlamıyor. Nedenini bilmiyor. "Bu yüzden nasıl çocuk olduğumu, anne ve babamla ilişkimi de bilmiyorum." Beş yaşındayken İstanbul'a geldiler. Teşvikiye'ye yerleştiler. Matematik öğretmeni olan babası Kemal Müldür, Yıldız Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü'nde öğretim üyesi oluyor. Nakış Öğretmeni annesi Müzeyyen Müldür ise bir süre sonra Levent'te butikçilik yapıyor. Kardeşi Uğur'la gurur duyuyor. Uğur Müldür, Avrupa Birliği'nde Yeni Bilim ve Teknolojiler Servisi Müdürü. "Babamın matematik, kardeşimin ekonomi üzerine kitapları var. Üçümüzün de kitapları var. Çok seviniyorum." Yeğenleri Sinan ve Ozan, Lale Müldür için çok özeller. "Sinan'ın odasında iki poster var: Biri Che, diğeri Bob Marley."


Teşvikiye Nilüfer Hatun İlkokulu'ndaki en yakın arkadaşı, intihar eden Ressam Deniz Bilgin. "Skeçler yazıp oynardık. Okulun en faal öğrencisiydim. Dinamik ama usluydum. Ama Robert Kolej'de yaramazdım. Arkadaşlarımı güldürmek için." Öğretmenleriyle ilişkisi çok çok iyiydi. "Arkadaştık. Evlerine çağırırlardı." İngilizce edebiyat öğretmenleri Miss. Göksel ve Mrs. İz'le arkadaştı. "Edebiyat üzerine her şeyi konuşurduk. En çok da Elliot, Pound üzerine."


Lale Müldür şimdi yalnız yaşıyor. Yalnızlık, bilerek tercih ettiği durum. Birkaç günde bir dostlarıyla birkaç saatliğine buluşuyor. Kalan zamanını evinde düşünerek, okuyarak ve yazarak geçiriyor. Bir adeti var hiç değişmeyen. Yataktan kalkar kalkmaz bir kahve üç sigara içiyor. Ardından televizyonu açıyor, haber var mı diye. "Haber hastasıyım ben. Kahvaltı yapmam. Alışverişe çıkarım, öğlen yemeği yaparım. Her şeyi pişirmekte üstüme yoktur. Hele ıspanaklı börekte. Sonra okurum, yazarım; yazarım, okurum." Akşamları kendi kendine kalmayı seviyor. Dışarıda olmasını gerektirecek olağanüstü bir durum yoksa, mutlaka 19.00 haberlerini izliyor. Sonra tekrar okuyor büyük iştahla, çay sanatından Deleuze'e kadar... Kedisi var, Odetta. "Latince vatan demek. Bana kedi fısıldadı."


Lale Müldür, aşkın kendine ait olan kısmını sakınıp esirgiyor. Aşkları üstüne konuşmayı sevmiyor. Ama "O'na" adadığı Yapı Kredi'den çıkan son kitabı Saatler / Geyikler'deki aşk şiirleriyle, okurlarını sevindireceğini düşünüyor. "Çünkü hep aşk var. Aşkın metafiziği üzerine garip bir aşk. Hegelyen bir spiral. Kitap kendini yıkarak var oluyor. Aşk hep anti aşk oluyor. Aşk bir görünüyor bir kayboluyor." Rilke ve Şeyh Galip'in Hüsn ü Aşk'ının peşinden gitmiş: Hüsn'ün sevgisi için çok bela çekmek gerektir / Önce sana Kimya lazım.


Aşk üzerine dediklerini okura bırakıyor: "Hani ünlü bir şair der ki İstanbul bir Babil, bir dünya, bir kaos. Güzel mi, olağanüstü. Çirkin mi, korkunç. Onu sevdim mi, çıldırasıya. Orada yaşamak ister miydim, bilmiyorum. Kitap için de böyle." Müldür, kesin olan bir şeyi, aşka bir başka gezegenden baktığını biliyor. Hem de çok dürüstçe. Hele birçok şairin aşka yalan söylediğini, yalan aşk şiirlerini öyle iyi biliyor ki. Aşka dürüst olmaya mecbur hissediyor kendini.


Kitabına ad olan saatler ve geyikler Lale Müldür için çok özeller. Evinde, o kadar çok saat var ki. "Yalnız yaşadığım için saatlerin üzerimde büyük ağırlığı vardır." Kurmalı, tik taklı, hepsinin de sesi gür, her gün tek tek kurup her saat başı" baktığı saatler. Yalnızlığını ölçen, zamanın mesafesine vuran saatler. Kitapta David Bowie'den bir alıntı var saatlerine nazire: Tuhaf akılçeliş akşam gelgitini şereflendirir gibi/ senin yanında alacağım onu/ böylesi bir düşgücü duyguların kaymasına yardım eder gibi/ senin yanında alacağım onu/ tick tac tic tac tic tic tic tic tic tak tak.


Kitabının kapağında, geyiğin boynuzları arasından bakıyor bize. "Bir geyiğim var, adı Can" diyor. Şiir festivali için Balıkesir'e gitmiş. Bir ormana götürmüşler, geyiklerin bakıldığı yere. "Bir geyik benimle arkadaş oldu. İki rulo film çektirdi benimle. Resneli Geyikli Niyazi Bey gibiydik." Müldür Can'dan ayrı da olsa onu hep düşünüyor. Can'ın çok sevdiği elmalardan gönderiyor, bakıcısıyla telefonlaşıyor. Sağlığını, geyik topluluğu içindeki konumunu yakından izliyor. "Can liderliği alamadı bu sene. Çok genç daha. Lider geyik, bütün dişi geyiklere sahip oluyor. Öteki erkek geyikler bir şey yapamıyor. Benimki böyle bir konumda. Seneye lider olacak."


Lale Müldür, kendini ele vermeyen, herkesin anlamasına sunmayan bir kadın. "Kendimi çok iyi gizlerim." Anlayan anladığı kadar bilecek Müldür'ü. Dayanamıyor, kendisiyle ilgili ipucunu veriyor: "Çok küçük yaşta ben ve öteki, kadın ve erkek, beyazlar ve üçüncü dünya, işçi patron arasındaki farkları, bu patalojik iletişimi reddettim. Bunun dışındaki dünyayı keşfedince önümde iki yol açıldı. Ya tamamen sessizliğe kapanacaktım ki bu da bir dildi. Bunun yerine meta iletişimi seçtim; sözcükleri değil, sözcüklerin gizli anlamlarını seçtim. Ayıptır söylemesi şair olmaya çalıştım."


Seçtiği ikinci yolda yürümenin biraz şizoid olduğunu düşünüyor: Bazen çok soyut düşüncelere uçup gitme, yalnızlığı çok sevme... "Beni o zaman tutmak gerekiyor." Halsizim ben çok halsiz/ sarı bir yaprak gibi melankolinin içine düşüyorum yavaşça/ bir kedi patisi gibi ağırlığını üstümde tutuyorsun benim...
Rimbaud diyor ki "Şair ilk önce hasta biri sonra lanetli biri sonra da bilge birisi olur. Şair, duyguları altüst eden ve başdönmelerini zapteden kişidir." Lale Müldür arada savruluşlarını bu duygu altüst oluşlarına ve başdönmelerine benzetiyor. Lale Müldür, kalemle yazıyor.


Her ne kadar sınıflararası patalojik iletişimi reddetse de geçmişini, eski zaman dostluklarını reddetmiyor. Her dönemin ardından kendini sevmeyi biliyor. İnkarı sevmiyor. Anılarını anlatırken gözlerinin ışıması bundan, kahkahaları da. Lale Müldür '70 kuşağından. Yoldaşı Osman Kavala'yla ODTÜ yılları. "ODTÜ'nün en hey heyli ve jandarmayla savaş yapıldığı günlerinde ordaydık. Okul kapanınca İngiltere'ye gitme kararı aldık." Bu kez Manchester Üniversitesi macerası başlar. Kahkahaları çınlatıyor. "Orada da okulu işgal ettik. Çok eğlenirdik. Her gece bir ülkenin gecesine giderdik." Hayat boyu gururla anlatacağı bir anısı var o yıllardan. Manchester'da çok meşhur bir caz kulübü varmış. Lale Müldür ne zaman bu kulübe gitse müzik susar ve onun en sevdiği şarkı çalınırmış: Sydney Becked'nin Petite Fleur'ü (Küçük Çiçek). Öyle severmiş ki bu şarkıyı, bir gün Paris'te dinlerken, uçağı kaçırıyormuş az kalsın. "Ben çocuktum, kimseye ülfetim yoktu, sözüm tamamıyle şöhret bulmuştu." Zaten Lale Müldür anlaşılmaz. Okunur.


* Gülden Aydın tarafından kaleme alınan bu yazı 14 Ekim 2001 tarihli Hürriyet gazetesinden alındı.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Sözcükler Dergisinin 32. Sayısındaki Şiirler

 
Sözcükler Dergisini izleme konusunda istikrarlı değilim; biraz gecikmeyle Temmuz-Ağustos sayısını birkaç gün önce edindim. Dergiyi elime alır almaz genel alışkanlığımın tersine dergideki şiirlere bakmaya başladım, sonuna kadar okuyabildiğim şiirler aradım.

Dergideki ilk şiir Cevat Çapan’ın olsa bile Cevat bey nazarımda hep çevirmen olduğu için “Evine Dön Küçük Kız” şiirini pas geçip Vecihi Timuroğlu’nun “Kadınlar ve Kadın” şiirine geçtim. 

“Ay bir bulutun kollarına atıldı
Yıldızları söndürdün sevgilim
İhbarcı saksağan ardıcın dalında
Kimselere görünmeden gel şaşırdın”
Vecihi Timuroğlu’nun ilk dörtlüğünü buraya aldığım şiirini beğendim. Derginin sayfalarını çevirmeye devam edip Adanalı şair Nihat Ziyalan’ın “Dağ Havası” şiirine rastladım. Nihat beyin şiirini pek tutmadığım için Antalya Gazipaşalı şair Ferruh Tunç’un Çöpsüz adlı şiirinin olduğu sayfaya geçtim. Kendimi zorlayıp Çöpsüz şiirini ikinci kez okumayı denememe rağmen Ferruh Tunç’un şiiri bana ters geldi.
Derginin sayfalarını çevirmeye devam edince karşıma Oğuzhan Akay’ın “EnVer’in Ağzından” adlı şiiri çıktı. Bu şiirin sadece ilk 5 satırını okudum. Bu şiirin ilk 2 satırı şöyle:
“Kepçenin ilk darbesi iyi değildi son darbesinden
ama iyi olsa da sevmem darbeleri”
Hakan Savlı’nın “Mayıs Şiirleri” adı altında bir araya getirdiği 4 şiirinden Paris adlı ilkinden
“Senin için dinlendirdim geceyi” dizesini beğendim. Hakan Savlı’nın “On Fark var Robenson’la Robin Hood arasında” şiirinin tümünü beğenip tekrar okudum.
Ersin Salman’ın “Onat’ın Sorusu” adlı şiiri Antepli şair yazar Onat Kutlar’ı hatırlatmak için yazılmış gibi. Ersin Salman’ın şu dizesini beğendim:
“denizlerde
sektirmeliyiz bu soruyu defalarca”
Merak edenler için Onat Kutlar’ın Ersin Salman’ın şiirine konu yapılan sorusunu buraya alalım:
“Ne kalacak bizden geriye?”
KİLİSLİ AHMET adlı uzunca şiirinin hemen başında Memed Arif B. Adanalı olduğunu beyan ediyor. Çünkü şiirde Yarbaşı, Turunç, Cibindik sözcüklerine yer vermiş.Normalde Memed Arif B.’nin şiirinin ilk 4-5 dizesinden sonrasını okumazdım. Şiir’de Adana olduğu için meraktan biraz okudum. Yıllardır Adana’da yaşayan bir Antepli olarak meyan kökünden yapılan şerbete aşlama denildiğini biliyorum. Memet Arif B. şiirinde meyan kökü şerbetine aşılama diyor. Belki ben yanlış biliyorum.
Derginin ileri ki sayfalarında Burcu Yılmaz’ın KARISINI VAZO SANAN ADAM adlı uzunca şiirine rastladım. Burcu hanım sanki şiirinin zor okunmasını hedeflemiş gibi bir kısmını sağa hizalamış. Bu şiirin baş tarafından birkaç satırını buraya aldık:
“Her şeyin bir adı,
Herkesin bir rengi vardır.
Rengini kaybetmiş olanlar giremezler
Eşyası yerli yerinde, akşam yemeği yedide masa üzerinde
Yemeğin salçalısı kadının kalçalısı
Bir dünyanın içine.”
Bu şiir, ilk kitabını 30 yıl önce yayınlamış ve yılların dergicisi Turgay Fişekçi’den onay aldığında göre KARISINI VAZO SANAN ADAM’ın şiir değeri mutlaka vardır.
Sözcükler dergisinin 32. sayısında şiiri olan ikinci bir Burcu hanım var. Burcu Atış’ın Kestane ve Kuru Ekmek adlı şiirleri sevdiğim tarzda şiirler olmadığı için derginin sayfalarını çevirip Yusuf Turallı’nın “Gökten Düşünce” adlı şiirinin bulunduğu sayfaya geçtim. Çok sevdiğim bu şiirden bir satırı buraya aldım:
“yangından aşk kaçırıyoruz solmasın diye gülüşümüz”
 
Sıra geldi Nihal Konar Naş’ın şiirine. Bu şiir hakkında birşeyler yazmadan derginin bu sayfasının kopyasını buraya aldım.

Verilen resme dikkatlice bakarsanız şiir metninin orta yerine minik bir ağaç resminin konulduğunu fark edersiniz. Nihal hanım ayrıca şiir metnini satır içinde ortalamış. Yani bir nevi şiirinin zor okunmasını istemiş. Yoksa Nihal hanımın şiiri kendini okutuyor.