Özcan Karabulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Özcan Karabulut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2012 Perşembe

Dünyanın Öyküsü Dergisinin 1. Sayısı...

Bundan yaklaşık 45 gün önce bir haber sitesinde Dünyanın Öyküsü adında bir derginin hazırlıklarının yapıldığını okumuştum. Ne yayınlanmak üzere yazılmış öyküm ne de edebiyat dergilerinde yer almak gibi bir derdim vardı. Yani haberi okudum geçtim; nasıl olsa dergi yayınlanıp gazete bayisinde rastladığımızda edinip okuyup incelerdik. 

Derken bu yıl Ocak ayı başında Adana'daTüyap tarafından organize edilen 5. Çukurova Kitap Fuarında izlemek üzere program listesinde etkinlik ararken Dünyanın Öyküsü Dergisi tarafından düzenlenen etkiliğin başlayalı fazla olmadığını öğrenince hemen salona girdim. Konuşmacıların içinde Adanalı öykü yazarı Özcan Karabulut’un olduğunu görünce Dünyanın Öyküsü Dergisinin yönetiminin Özcan Karabulut’da olduğunu anlamış oldum. 

Sözünü ettiğim etkinlikte Özcan Karabulut konuşmasının bir yerinde şu anlama gelen bir şeyler söylemişti: “Dünyanın Öyküsü dergisi tek kişi tarafından çıkarılan bir dergi olmayacak, derginin yayın anlayışı şimdiye kadar oluşturulan 27 çalışma gruplarından gelen görüşlerin ışığında belirlenecek, derginin bir kaptanı olsa bile dergi çok sesli bir dergi olacak”. Konuşmacıların söyleyecekleri tamamlandığında söz alıp 2 aylık bir ürün dergisi için 27(ki bu sayının daha da artacağı söylenmişti o zaman) çalışma grubu kurmanın ve bu gruplardan gelecek görüşleri dikkate almanın pratik değerinin olmayacağını söyleyecektim. Ne var ki süre çok kısıtlı olduğu için 3 cümle ile bu anlayışla derginin en fazla 13 sayı çıkabileceğini(yani 27 çalışma grubunun yarısı kadar) belirtip geçmişte yaşanan Yazko tecrübesinden söz etmiştim. 

Yazko’da ne mi olmuştu? Kısaca özetlemek gerekirse; Yazko’nun başında bir yayıncı-matbaacı vardı. Yani Yazko kitap nasıl basılır, nasıl dağıtılır, dağıtılan kitaplardan geri dönüş ne zaman olur bilen birisi tarafından yönetiliyordu. O günlerde Yazko yeni basımlar hariç ayda en fazla 5-6 kitap yayınlıyordu. Doğal olarak Yazko Yazarlar ve Çevirmenler Kooperatifine üye olan bütün yazarlar  kendi kitaplarının hemen basılması için baskı yapmaya başladılar. Bir süre sonra yayıncılığın aynı zamanda ticari bir faaliyet olduğunu bilenler gitti yerine “yazarlar” geldi. Ne mi oldu? Bir süre sonra Yazko mali sıkıntıya girdi ve battı.

Düşünsenize, Dünyanın Öyküsü Dergisi için ortalama 5 kişiden meydana gelen 27 çalışma grubu söz konusuymuş. Ve bu grupları oluşturan hemen herkes dergide öyküsünün yazısının yayınlanmasını talep edecek. Başlangıçta bu kişiler derginin satılmasına, tanıtılmasına katkı verecekler. Ne var ki bir süre sonra itirazlar yükselecek, neden dergide öyküsüne yer verilmediğini soranlar olacaklar. Olacakları şimdiden söyleyeyim: Bu çalışma grupları bir süre sonra toplanamaz olacak, dergide Özcan Karabulut’un dediği olacak. Sağlıklı olanı, derginin uzun soluklu olmasının önşartı da budur zaten. Çünkü Özcan Karabulut'un tecrübesi ve bilgisi bizce yeterli.

Derginin ilk sayısınn yayınlanması dolayısıyla hazırlanan basın bildirisinde bu çalışma gruplarına özellikle vurgu yapılmış. İşte Zaman Gazetesinin web sitesindeki ilgili haberin baş kısmı:

Benzer haber insanokur.org adlı sanat edebiyat konulu web sitesinde de var. insanokur.org sitesi editörleri basın bildirisinden yola çıkarak şu yorumu yapmışlar: Çalışma Gruplarından Beslenen Bir Dergi.


Yani dergi yönetimince hazırlanan basın bildirisinde dergi için çok sayıda çalışma grubunun oluşturulmuş olmasına bir artıdır denilmiş, diğer dergilere göre olumlu bir fark olarak değerlendirilmiş. Hal bu ki Dünyanın Öyküsü Dergisi bir ürün dergisidir, sosyolojik veya bilimsel araştırmalar yapan bir dergi değildir. Ürünler öncelikle yani dergi henüz çıkmamış iken bilinen kişilerden talep edilir. Dergi yayınlanıp bilinir olduktan sonra ürünler kendiliğinden gelmeye başlar. Derginin yayın yönetmeni ise bu ürünlerden beğendiklerini dergiye koyar. Hatta bazı yazarlar dergi yönetimine, dergi adına bilinen kişilerle söyleşi yapma talepleriyle gelirler. Derginin üçüncü sayfasında mevcut çalışma grupları listelenmiş. Nedense listede İstanbul yok.

İlk Sayı Ne Zaman Çıkmalıydı?

Bir süre önce bir yazar arkadaşımın sorusu üzerine derginin ilk sayısının Şubat ayında çıkacağını belirtip keşke ilk sayı Ocak ayına yetiştirilseydi demiştim. Tam o günlerde Ocak ayının 2. haftasında Derginin Facebook sayfasında derginin baskısının tamamlandığı haber veriliyordu. Madem Dünyanın öyküsü dergisi 2 aylık bir dergiydi o zaman ilk sayı Ocak ayında çıksaydı daha iyi olurdu. Çünkü 2 aylık dergilerin tek sayılı aylarda(Ocak, Mart, Mayıs, Temmuz...) çıkma gibi bir alışkanlık vardır.

Derginin Kapağı

İlk sayının kapağını beğenmedim. İlk itirazım dergide yer alan bütün imzaların kapakta sıralanmasınadır. Bence kapakta 47 isme yer verilmesine gerek yoktur. Çünkü bu dergi gazete bayilerine de dağıtılıyor. Hedef, derginin adını daha önce duymayanlara derginin fark edilmesi olacağına göre 47 isim yerine herkesçe bilinen 10 isim yeterli olurdu. Bu sayede dergiye kimlerin katkı verdiğini ve derginin nasıl bir anlayışa sahip olduğunu anlamak için dergiyi ele alıp yakından bakıp inceleme yapmak şart olmazdı.

Füruzan, bu derginin yayın danışmanı. Kapakta kullanılan Füruzan fotoğrafı danışmalığından dolayı mı yoksa dergide Füruzan’ın öyküsü mü var denilmek isteniyor tahmin etmek zor. Sonra anlıyoruz ki Füruzan’ın fotoğrafına kapakta yer verilme nedeni kendisi ile uzun bir söyleşinin yapılmış olmasıymış. O zaman Füruzan'ın söyleşi dolayısıyla çekilen fotoğraflardan birisi kapakta kullanılsaydı daha iyi olurdu.

Dergideki Reklamlar

Derginin kapağında listelenen 47 imzadan dikkatimi hemen Ferruh Tunç çekti. Şair olarak bilinen Antalya Gazipaşalı Ferruh Tunç acaba bir yandan öykü mü yazmaya başlamıştı? Bu merakımı gidermek için derginin içindekiler sayfasına geçerken birden iç kapakta tam sayfa Vodafone ilanına rastladım. Derginin kapağında Ferruh beyin adının nasıl bir üründen dolayı yer aldığını öğrenmek isterken Vodafone reklamıyla karşılaşmıştım.

194 sayfa olan dergide toplam 6 sayfalık reklam var. Bu 6 sayfanın 4 tanesi  dahili reklam. Yani bu reklamlar dergiyi yayınlayan Heyemola yayınlarına ait. Arka kapakta ise Yücel Balku’nun Can Yayınları’ndan çıkan “Sükût Ayyuka Çıkar” adlı öykü kitabının reklamı var. Tabi Ferruh Tunç’la ilgili merakımı gidermek için fazla beklemedim:Ferruh bey dergide “Konuk Tür: Şiir” başlıklı sayfada bir şiiri ile yer bulmuş kendine. Derginin daha sonraki sayılarında reklam sayfalarının sayısının daha fazla olmasını diliyoruz.

İçindekiler sayfası ve Sunuş Yazısı

Derginin kapaktan sonraki ilk sayfasında yani 1. sayfasında(genel alışkanlığın tersine kapak sayfa numaralamaya dahil edilmemiş) künye bilgileri var. Ardından 2. ve 3. sayfada içindekiler'e yer verilmiş. Muhtemelen bundan sonraki ilk sayıda içindekiler sayfaları üzerinde görsel olarak oynanacaktır. Derginin 4. sayfası boş. Üstelik Dünyanın Öyküsü dergisinin basılması ile bayilere dağıtılması arasında yeterince süre varken. Sanırım eldeki metinler derginin sayfaları için rezerve edilirken 4. sayfa reklam için ayrıldı. Sonra uygun reklam bulunamayınca 4. sayfa boş kaldı.

5. sayfada Özcan Karabulut tarafından kaleme alınmış sunuş yazısı var. Bu yazının içeriğiyle ilgili herhangi bir yorumumuz olamaz. Keşke derginin mizanpajını yapanlar sunuş yazısında her cümlede değişik punto ve font seçmemiş olsaydılar. Sonuçta sunuş yazısı yazılan dergi 2 aylık bir edebiyat dergisi. Ötesi sunuş yazısında kullanılan font puntonun bizce uygun olmamasının ötesinde yazı, derginin mizanjajını yapanlarca dikkatlice okunmamış. Çünkü toplam 15 cümleden meydana gelen sunuş yazısının ilk 8 cümlesinde derginin amaçları belirtilirken geriye kalan 7 cümlede ise bunun nasıl yapılacağı işaret edilmiş. Buna rağmen sunuş yazısındaki bu 2 grup cümlenin hemen fark edilmesi için görsel olarak bir şey yapılmamış.

Üstbilgiler, Altbilgiler, Kategoriler…

En başta belirtmeliyim: Dünyanın Öyküsü dergisi içeriğinin kategorileri ayrılması konusunda yapılan tercihleri beğenmedim. Derginin baş tarafında yer verilen öyküler ÖYKÜLER adında bir kategori altında toplanmış. Altbilgi’de sayfa numaralarına yer verilirken, üstbilgi alanı kategori adına ayrılmış. Yayınlanan öyküler uzun olmadığına ve her yazarın fotoğrafı mutlaka kullanıldığına göre bizce kategori adının fazla bir işlevi yoktur. Asıl beğenmediğimiz, dergi içeriğin kategorilere ayrılmış olması değil, kategori adının sayfaların dış kenarlarına dikey olarak yerleştirilmiş olmasıdır. Yani dergiyi karıştırırken veya okurken karşınızdaki metnin(ortalama 3-4 sayfalık) öykü mü yazı mı olduğunu öğrendikten sonra(söz konusu yazının 3. veya 4. sayfasında iseniz) başınızı sağa ve sola çevirip yazarın ve yazının adını öğreneceksiniz. Yazar ve yazı adının nasıl kullanıldığını aşağıda verilen sayfada görebilirsiniz.


Bizce sayfaların sağ ve sol kenarlarında dikey olarak kategori adı yazılmasına son verilmelidir. Gerekiyorsa kategori adıyla birlikte yazı adı üstbilgi alanına yazılmalıdır. Dergiyi dikkatlice inceleyince bazı yazılarda kategori adının sayfaların sağ ve sol kenarlarına alınması işinin içinden çıkılamadığı(özellikle metnin 2 sütuna bölündüğü sayfalarda) durumlarda kategori adına yer verilmemiş ve üstbilgi alanında yazı adına yer verilmiştir. Aşağıda verilen sayfa kategori adının kullanılmadığı sayfalardan birisidir.

Derginin bazı sayfalarında ise kategori adı hem sayfanın dış kenarında hem de üst bilgide kullanılmış. Aşağıda verilen sayfa bunlardan birisidir. Önerimizi tekrarlayalım: Sayfaların dış kenarlarına kategori adı eklemekten lütfen vazgeçin.


Söyleşiler

Söyleşileri derginin baş tarafına alınmasını öneriyoruz. Efsane dergi Adam Öykü’de de söyleşiler baş tarafa alınıyordu ama olsun. Aklın yolu birdir. Madem kapakta Füruzan var; onunla yapılan söyleşi derginin en başında olmalıydı. Söyleşilerden sonra sıra öykülere gelsin. Tabi söyleşi yapılan öykücü ile ilgili yazılar söyleşiden hemen sonra olmalıdır. Öyküler bittiğinde sıra yazılara gelsin. Güncel yazılar, haberler, kitap tanıtımları derginin sonlarına alınmalıdır.

Dergideki İlk Öykü

Dergide ilk yer verilen öykü Abderrahmane Laghzali tarafından yazılıp Mustafa Balel tarafından çevrilmiş Tokatlar adlı öykü. Faslı öykücü Abderrahmane Laghzali ve bu öyküsü için toplam 4 sayfa yer ayrılmış dergide. Bu 4 sayfadan sonuncusunun yarısı boş kalmış. Derginin sayfa yapıcıları belli ki bu 4 sayfada fazla ter dökmüşler. Zira öykü için ayrılan 4 sayfanın ilkinde kullanılan sütun genişliği diğer 3 sayfa için seçilen sütun genişliğinden farklı. Öykünün başında anlatıcı içinde bulunduğu ruh halini tarif ediyor, sıkıntısını gidermek üzere eski gazete ve dergileri karıştırdığından söz ediyor. Bir gazetedeki haberin birisi dikkatini çekiyor ve haberin içeriğini kendi yazdığı metne alıyor. Bu gazeteden alınan metnin başı çift tırnak ile işaret edilirken sonu belirtilmemiş.

Dünyanın Öyküsü Dergisinin ilk sayısını baştan sona incelemeye karar verince ister istemez yayınlanan öykülerin bazılarını baştan sona bazılarını ise fikir edinecek kadar okuduk. Hakan Şenocak’ın “Saatçinin Hüneri” adlı 2 sayfalık öyküsünün ilk sayfasını okumakla yetindik. H. Şenocak’ın bu öyküsü bana hitap etmedi.

Konuk Tür/Anı

Erdal Öz hem önemli bir yazardı hem de yıllardır edebiyat dünyasını canlı tutan Can Yayınlarının kurucusu ve sahibiydi. Dünyanın Öyküsü Dergisinin bu sayısında “Konuk Tür/Anı” üst başlığına sahip yazıda Tüyap yöneticisi ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Kavukçuoğlu, Erdal Öz ile olan dostluğunu ve Öz’ün yaşamının son günlerini özet olarak anlatmaktadır. Erdal Öz, önemli bir öykücü olduğu için bu yazının üst başlığı olarak Konuk Tür/Anı’nın kullanılmasına bizce gerek yoktur. Umarız Deniz bey Erdal Öz’le ilgili anılarını yazmaya devam eder. Zira Deniz beyin yazısı zevkle okunuyor.

Adnan Binyazar'ın Yazısı

Dünyanın Öyküsü Dergisinde öykülerden sonra sırayı “Konuk Türler” almış. Konuk Türleri ise öykü konulu yazılar takip ediyor. İlk yazı Adnan Binyazar’ın "Öykücünün İç Sesi" iken 2. yazı Emin Özdemir’in “Öykünün Soy Ağacı”. Dergide bu iki yazarın imzasına 2 sayfa arayla rastlayınca, yazar olmayı ciddi ciddi düşündüğüm zamanlarda yutarcasına okuduğum bir kitap aklıma geldi: Adnan Binyazar ile Emin Özdemir’in ortaklaşa yazdıkları "Yazmak Sanatı" adlı kitabı.


40 yıl önce yazılmasına rağmen eskimeyen bu kitabı arada bir karıştırmak üzere masama koyduktan sonra Adnan Binyazar’ın Dünyanın Öyküsü Dergisindeki yazısına döndüm. Adnan beyin yazısında kullandığı “öyküsel şiir” kavramına ilk defa rastladım. Ayrıca şu paragrafındaki ikinci cümleye katılmıyorum: “Öykücüler birbirlerinin geliştiricisidir. Her öykücüde, yosun tutmuş kayalar gibi, yosunun her katmanında önceki öykücünün rengi, kokusu hissedilir. Romancılar, hele hele de şairler arasında ne çekememezlikler vardır da, tanıdığım öykücüler arasında o tür sataşmalarla hiç karşılamadım.” Adnan beyin yazısını baştan sona, hatta bazı kısımlarını dönüp tekrar okumama rağmen pek tutmadım. Sanki dergiye gönderilmeden önce iyice gözden geçirilmemiş. Yazının başlığı “Öykücünün İç Sesi” iken metnin neredeyse yarısı “iç ses” denilen sesle ilgili değil.

Adnan beyin yazısından bir de şu paragrafı birlikte okuyalım: “Öykünün şöyle bir ayrıcalığı da var. Roman, siyasal yönlendirmelerle, bilgi kırıntılarıyla, güncel olayların güdümüne girerek, özgün biçim denemeleriyle ilgi uyandırabilir. Soy öykücüler bunları pek yanlarına yaklaştırmazlar, öyküleri de ömürsöz oluyor zaten.” Adnan beyin bu paragrafta ne demek istediğini anlayamadım.

Sadık Alsankara’nın Yazısı
Dünyanın Öyküsü Dergisi’nin 1. sayısını inceleyip değerlendirmeye devam ediyoruz. Sırada Sadık Aslankara’nın yazısı var. Sadık bey genellikle öykü üzerine yazıyor. Önce Sadık beyin yazısının içeriği hakkında ipucu verelim, sonra derginin sözünü ettiğimiz sayfasının bir kısmını buraya alalım: Sadık bey, Dünyanın Öyküsü Dergisinde kendisine ayrılan sayfalarda görece eski öyküler üzerine konuşacakmış. Bu yazısında Mahir Öztaş’ın “Bir Bağbozumu Saplantısı” öyküsünü değerlendirmiş.

Bence bu sayfanın dizayn olmamış. Yazının başlığı şöyle olabilir: “Beğendiğim Öyküler–Sadık Aslankara” veya “Unutulmaz Öyküler Üzerine–Sadık Aslankara”. Yazıya konu edilen öykü ve yazarının adı mutlaka birlikte yazılmalıdır.

Sadık bey yazısının sonuna şu başlığa sahip bir not eklemiş: “ÖYKÜ YAZARLARINA NOT”. İşte bu notun ilk 2 cümlesi: “Öykü kitapları üzerine yazılar kaleme alan kaç kişi kaldık? Ne var ki, ben bunların tümüne ulaşamıyorum.”
Sadık bey notu öykü yazarlarına düşmüş ama dikkatsizlik sonucu öykü yazarları yerine, öykü üzerine yazanlara ulaşamadığını yazmış. Derginin editörleri Sadık beyin yazısını sayfaya yerleştirmeden önce okumuş olsaydılar bu basit hata fark edilip düzeltilmesi sağlanırdı. Yazının sonundaki notta dikkatsizlik sonucu yapılan hatayı geçelim; belki yazıya not sonradan dar bir zamanda eklendi ve dikkatten kaçtı. Ne var ki Sadık beyin yazısının ilk cümlesi de iyi olmamış, insanı tekrar okumak zorunda bırakıyor. İşte sözünü ettiğim cümle: “Neredeyse on yıl geçti üzerinden; bu başlıkla AdamÖykü dergisinde sürdürdüğüm bir yazı dizisi olmuştu.”

Feridun Andaç’ın Yazısı

Feridun Andaç Dünyanın Öyküsü Dergisinin ilk sayısında Yaman Koray hakkında yazmış ve Yaman Koray’ın bir öyküsünü yayınlamış. Feridun Bey yazısında sözü hemen Yaman Koray’a getirmek yerine Dünyanın Öyküsü Dergisi ve daha önceki dergi serüvenlerinden söz etmiş. Feridun beyi Dünyanın Öyküsü Dergisi sanki bir ürün dergisi değilmiş gibi çok seslilikten ve dergi kaptanlığından söz etmiş.

Bu çok seslilik ve dergi kaptanlığı konusunu 2012 Yılı Ocak ayında Adana’da yapılan kitap fuarındaki etkinlikte Özcan Karabulut’tan duymuştum. Sözünü ettiğim etkinlikte Özcan Karabulut’u görmeme rağmen dergi hakkında konuşmadığımı belirtip derginin hazırlanma süreci hakkında tahminlerde bulunacağım. Ö. Karabulut dergi çıkarmadan duramadığı için derginin mali yükümlülüğünü karşılayacak yayınevini bulunca hemen Feridun Beyden ve öyküyle edebiyatla ilgili diğer yazarlardan öykü ve öykü konulu yazı talebinde bulundu. Bu talebe yeterince cevap verildiği için kısa bir sürede dergiyi dolduracak yoğunlukta ürün eline geçti. Tabi bu arada Füruzan da dahil olmak üzere tecrübeli yazarların görüşleri alındı. Öykü bağlamında Füruzan’la ortak birçok noktanın varlığı fark edilince Füruzan’a derginin danışmanlığı teklif edildi. 

Özcan Karabulut’un nasıl dergi çıkaracağı, nasıl bir edebiyat anlayışına sahip olduğu daha önce çıkarmış olduğu dergilerden ve yayınladığı kitaplardan belli olduğuna göre, ister Füruzan ister başka birisi dergiye danışman olsun, sonuçta Özcan Karabulut’un dediği olacak, beğendiği öyküler dergiye girecek, beğenmedikleri ise dergi sayfalarında kendisine yer bulamayacaktır. Bizce doğrusu da budur. Bu dergi öykü ile birlikte şiire de yer veriyor olsaydı dergide yayınlanacak şiir ve şiir konulu yazıları seçecek 2. bir kişiye ihtiyaç olabilirdi. Özet olarak Dünyanın Öyküsü Dergisinin çok sesli’liğinden vs söz etmeye gerek yoktur. Zaten böyle bir talep veya hedef, bir bakıma derginin kısa sürede kapanmasını istemekle eş anlamlıdır. Feridun Bey yazısında derginin her şeyinin gerçekte kaptan yani dergiyi çıkarmaya çalışan kişi olduğunu, başka bir deyişle bizimle benzer görüşe sahip olduğunu aşağıya verdiğimiz paragrafında zaten ifade ediyor.


Şimdi gelelim Feridun beyin yazısının çoklu sesli dergi konusunun işlendiği kısmının dışında kalanına. Bugüne kadar Feridun beyin nerede yazısına rastlasam mutlaka okumuşumdur. Bu sayıdaki yazısında ne mi yapıyor Feridun Bey? Trajik bir kaza sonucu yaşamını kaybeden ve renkli bir kişiliğe sahip olan Yaman Koray’dan söz ediyor. Ne yalan söyleyeyim, zamanında Yaman beyin kitaplarına kayıtsız kaldığım için kendime kızdım. Yaman Koray’la ilgili yazı zevkle okunuyor. Ne var ki Feridun beyin yazısının başlığına itirazım var.
 

Ne demek Öykünün Durakları/Dönemeçleri? Yoksa Feridun Bey Dünyanın Öyküsü dergisinde her 2 ayda bir öğrencilere öykü konusunda ders mi verecek? Ya da Dünyanın Öyküsü Dergisine verilen yazılar basıma hazır ve edebiyat fakültesi öğrencileri için hazırlanmış bir kitaptan mı alınma? Bence hiç birisi. Bu nedenle bu yazılara uygun bir başlık bulunmalı. 

Ek: Yakın bir zamanda öğrendim ki Kültür Bakanlığı tarafından Dünyanın Öyküsü Dergisinın her sayısından alım yapılacaktır. Bu nedenle "bu şartlarda bu dergi en fazla 13 sayı çıkar" öngörümüz geçerliliğini kaybetmiştir. Kültür Bakanlığının dergiye desteği sürdükçe yayınını sürdürmesi ihtimali yüksektir.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Dünyanın Öyküsü Dergisi

Kitap fuarı dolayısıyla Adana'da yapılan toplantıda tam toplantı biterken şartları zorlayıp 2 cümle ile görüşlerimi derginin yayın yönetmeni Adanalı Özcan Karabulut’a söyledim. Bu görüşlerimi birkaç cümle ile burada da ifade etmeye çalışacağım.

Yazko'yu önceleri matbaacı M. Kemal. Ağaoğlu yönetiyordu. Kurum her ay 5-6 kitap yayımlıyordu. Sonra yönetim yazarlara(Erol Toy ve diğerlerine) geçince aradan fazla zaman geçmeden Yazko mali yönden sıkıntıya girip battı. aşağıda verilen resim Yazko Edebiyat dergisinin arka kapağından alındı. Bu resme bakıp Yazko'nun başarılı olduğu dönemlerde ayda kaç kitap yayınladığını görebilirsiniz.



Yani her kafadan(üye yazardan) farklı ses çıkıp bu sesler dinlenmişti ve hesapsız kitap basılmıştı, işin mali yönü göz ardı edilmişti. Şimdi benzer çokseslilik yanlışlığı Dünyanın Öyküsü dergisi için de yapılıyor. Usta yazar ve şimdiye kadar çok sayıda öykü dergisinin yayınlanmasına önayak olan Özcan. Karabulut'un dediğine göre şimdilik 27 çalışma grupları varmış. Adana'daki toplantıda bu sayıyı 2'ye bölüp dergi en fazla 13 sayı çıkar dedim. Umarım yanılırım. 

Düşünsenize 27 çalışma grubu var. Her grubun 6 kişiden oluştuğunu varsayarsak yaklaşık 150 kişi eder ki bu öyküsünü hemen yayınlatmak isteyen 150 yazar eder. Benden Özcan Karabuluta’a öneri: Gel bu çalışma gruplarını ve çoksesliliği bir tarafa bırak, tecrüben dergiyi tek başına götürmeye yeter de artar da. Üstelik dergi 2 aylık peryotlarda yayınlanacağı için zamanla yarışma sorununu da olmayacaktır.

Dünyanın Öyküsü Dergisinin ilk sayısı muhtemelen beğenilecektir. Dergi elimize geçer geçmez baştan sona okuyup değerlendireceğiz. Hem de bütün yazı ve yayınlanan öyküleri tek tek değerlendireceğiz.

23 Eylül 2010 Perşembe

Adanalı Özcan Karabulut'tan Bir Öykü : Ayna Yazıları(*)


AYNA YAZILARI


İnsanın içinde hiçbir şey bir çırpıda olup bitmiyor ve senin aynaya iliştirdiğin yazı gibi onunki de içsel bir gereklilikten doğuyor. Son üç sözcüğün üzerinin karalanmış olması pek heyecanlandırdı seni, spot cümlelerle bir diyalogun başladığına yordun bunu önce, daha dikkatli baktığında, arta kalan üç sözcüğün sonuna eklenmiş ünlem işaretini görebildin. Hemen bir sigara yakıp çalışma odasına koştun, eşyalara dokunulmadığını görünce biraz rahatladın. Neden sonra yüzünü yıkamak için banyoya gittin ve tıraş kremiyle aynaya yazılanı da okuyunca, olduğun yerde kalakaldın.

Kabul etmeli ki, senin yazın da bir zorunluluktan doğmuştu. Uzun sürmüş birlikteliği bitirmek gibi amacını aşan bir anlam taşımıyordu. Dizginlenememiş bir öfkeyle her şeye bir son verme isteği yoktu içinde. Hele bu orta yaşlarda, bir sürü bağlantının içine girmişken, üç aşağı beş yukarı nerede yaşayıp nerede öleceğiniz belliyken, bu biçimde ... Sen kırgınlığını, olsa olsa sitemini iletiyor, bir umudu diri tutmak istiyordun. Biraz dikkatini çekebilmek, sessiz patlamalarla gelen büyük patlamayı önleyebilmek için çabalıyordun, hepsi bu kadardı. Sık ve uzun yolculuklarına, eve geç gelmelerine, masasının başındaysa ensesinden görmelere alıştırmıştın kendini. Doğum günlerinin, tanışma yıldönümlerinin unutulmasına aldırmıyordun. Yıkanıp ütülenmeyi bekleyen giysiler, sigara dumanı kokan odalar, kirlenen perdeler eskisi gibi rahatsız etmiyordu seni. Bozulan muslukları, zamanında yatırılamayan faturaları aklına bile getirmiyordun. Biraz sohbet etseniz, birlikte bir sinemaya gitseniz, ya da bir akşam yemeği yeseniz rahatlayacak, sevgiyle elini uzatsa içini kemiren kurttan kurtulacaktın. Sessizce gelişlerine, donuk bir yüzle bakışlarına, çayını ya da içkisini alıp bir ruh gibi odasına kapanmalarına üzülüyordun. O da senin gibi acı çekiyordu besbelli, ama konuşmak, sorun neyse paylaşmak niyetinde görünmüyordu. Aranızdaki uçurum giderek derinleşiyordu. Sağır ve dilsiz bir adamı nasıl harekete geçireceğini kestiremiyor, ne yapacağını bilemez bir halde televizyonun karşısına geçiyordun. Duvara çarpıp gelen sözlerden yorgun düşmüştün artık. Derin bir yalnızlık duygusunu başka hangi sözcüklerle anlatabilir, yaşadığınız durumu başka nasıl dışa vurabilir, çekildiği köşesinden cılız da olsa bir ses vermesini başka hangi yolla sağlayabilirdin ki? Belki bu dilden anlayabilir, bir Çığ gibi kopup gelen çığlıklarını duyabilirdi. Gizli, karanlık noktaların ortaya çıkması ayna yazılarına bağlıydı belki de.

Kızılderili atasözünün yazıldığı kağıdı aynaya iliştirmeden hemen önce, "Sevdim seni bir kere, lanet olsun!" demiş, gözlerinden yaşlar boşanmasına engel olamamıştın. Kalbinin tamamen kırılmaması, her şey için çok geç olmadan aklını başına toplaması için adeta yalvarmıştın. Ağzından tek söz çıkmamış, suç bende der gibi sabit bakışlarla gözlerine bakmış, ayakta dikilip kalmıştı. Bulunduğun yerde küçük bir daire çizip üstüne atlamış, bağıra çağıra neresine gelirse yumruklamış, tırnaklarım yüzüne geçirmiştin. Küfürlerini, hakaretlerini aynı inatçı sessizlikle karşılamış, odalarda dönüp dolaşmış, uzun bir of çekip çalışma masasının sınırlarına çekilmişti. Eskiden tartışır, kavga eder, cinsel arzularınız kamçılanmış olarak birbirinizin kollarına, bacaklarına dolanır, sevişirdiniz. Eskiden olsa öpe-koklaya-konuşa birbirinizin olurdunuz. Kendini ilk kez bu kadar çaresiz, hırpalanmış, hatta aşağılanmış hissediyordun. Ne yapmaya çalışıyordu, tepkisiz kalarak seni delirtmek mi istiyordu? Bir ev, birbirine uzak iki kişi, biri aşktan firari, öteki salya sümüklü, legal bir örgütün çökmekte oluşu! Yaşadıklarınızın özlü bir açıklaması olabilir miydi?

Konuşmasız mutsuz günler böyle başlamış, yavaş yavaş kendini gösteren, her türlü ihanete açık, zemini kaygan, tehlikeli, sonun başlangıcını hazırlayan günler böyle yaklaşmıştı. Her geçen gün kendini büyük bir boşluğun içinde bulmuştun. Sabahın yedisinde kalkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor, elinde çay bardağı odaları dolaşıyor, uyumakta olana ya da boş yatağa bakıyor, mesai saati yaklaşınca caddeye çıkıyordun. Yürüyüş için ıssız sokakları, taşıtsız, insansız yolları seçiyor, akşama doğru, saat beş gibi, her şeyin kalın bir sis tabakasında yaşandığı eve dönüyordun, İşe gidip gelmeler, çalışma günleri, hafta sonları, gündüzler, geceler kendini yineleyip duruyordu. İşte bu sıralarda bir kuşku belirdi içinde: Ya bir sevgilisi varsa, ya genç bir kadına aşık olduysa, ya senden uzaklaşmasının nedeni buysa? Erkeğin fırsat bulduğu anda partnerini aldatmaya hazır olduğu geliverdi aklına. O zamana kadar, sana anlamsız, önemsiz gelen gazete haberini anımsamıştın. Ünlü bir antropologun araştırmasının sonuçlarına göre erkek her zaman poligamistti. Peki, kadının erkeğe duyduğu aşkın dört yıl sürmesine ne demeliydi? Sen ne yapmıştın da, dördü sekize, sekizi on altıya katlamış, aşkını yeniden yeniden üreterek aynı adama bağlanmıştın? Demek hayat kuşkularını yaymak için böyle bir zamanı beklemişti. Olası bir ihanetin içini kemirmesi için bu günlerin yaşanması gerekiyordu demek.

Issız sokaklarda yolu uzatarak yürüyor, özlemle bağlandığın, sevdiğin adamı istiyordun. Sen kendinden emindin; aşkını sevginle, sevgini aşkınla harmanlamış, hayatını çocuğunuzla birlikte yolun sonuna kurgulamıştın. İyi niyetliydin, dürüsttün, üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyordun. Ya o, o ne düşünüyordu? Tek taraflı sevginin bir anlamı olabilir miydi? Daha düne kadar, somut olarak dokunduğun adamı herhangi üçüncü bir kişi gibi geçiriyordun aklından. Ona 'o' diyor, 'o' olarak düşünüyordun. O; hayır, çünkü onun bir adı, bir kimliği, bir sıfatı vardı. O; evet, çünkü bazen erkeğin de adı yoktu!

Herkesin küçük büyük bir sırrı olmalıydı, herkesin. Onun sırrı neydi? Sevdiğini uzaklara çeken, dönüş yoluna mayın döşeyen kimdi? Gülümseyerek kendi küçük sırrını anımsadın: Genç bir delikanlıydı, yanında stajyerindi. Hoş biriydi ve bir akşamüstü yemek teklifini kabul etmiştin. Yemek boyunca sinemadan, müzikten, aşktan konuşuyor, sana kur yapıyordu. Gençleştiğini, güzelleştiğini ve giderek bir başkası olduğunu hissediyordun. İnsan yaşadığı zamanla, ortamla, karşısındaki kişiyle nasıl da değişiyordu. Neden o anda elini tutmasına izin vermemiş, neden bu kısa terapiyle yetinmek zorunda kalmıştın? Bunu anımsamanın, soruları yanıtlamanın sırası mıydı? Bunca yıldan sonra, insanın bazı şeyleri kendine bile itiraf etmekten kaçındığını bildiğin halde, üstelik hayatına ait bütün belirsizlikler kafana üşüşmüşken, bu küçük kaçamağı anımsamanın sırası mıydı? Daha önce üstünde durmadığın bu küçük sırrı anımsayabildiğine şaşırıp kaldın yine de. Son yirmi dört saatte olanları düşünüyor, ne bir telefonla ulaşabiliyor, ne de ondan bir işaret alabiliyordun. Sorunlarını, sıkıntılarını paylaşacak bir dostun, bir arkadaşın yoktu. İşini iyi yapmak, cenaze törenlerine katılmak, politikacıların açıklamalarına sinirlenmek... Hayatının en önemli eylemleri bunlardı. Varlığını adadığın adamın dışında konuşacak bir tek kimsenin olmaması ne kadar kötüydü. Ve bu kırk yıllık ömrün sana, eylemlerine verdiği son ödüldü.

Boşuna bir oyalanışla kaldırımları dolaştın, korkularınla, açmazlarla vitrinlere göz attın. Kah umutlandın, kah karamsarlığa kapıldın. Böyle bir başına olmaktansa, böyle tükenmektense, böyle onu kaybetmektense, bir kadınla aldatılmış olmaya, geçici bir gönül ilişkisine bile evet diyebilecek bir ruh halinde yakaladın kendini. Bu bir rüya olmalıydı, akşam eve gittiğinde kapıda karşılayacak, sana sımsıkı sarılıp bütün bunların kötü bir rüya olduğunu fısıldayacaktı kulağına.

Birlikte yaşadığınız on altı yılı hiçbir zaman sorgulamaman gerekmemişti. Her şey yeterince güvenlikliydi. Çünkü parmaklardaki yüzükler bir umutsuzluğa, bir kuşkuya yer bırakmazdı. Çünkü ana babalar aynı yastıkta yaşlandıkça birbirlerine benzer ve birer dost, birer kardeş gibi aynı çukura atarlardı adımlarını. Bir gün birlikte yaşadığın adamı bir hayalet olarak yanında bulduğunda, senin gibi çok özel, özverili bir kadın bile, hiç hak etmediği halde, içine kapanmanın, yıkılmanın tam eşiğindeyken, onu dalıp gittiği uzaklardan çekip alamıyordu. Ve karşındaki hayalet ilk ve biricik aşkındı, kocandı o senin, akıl alır gibi değildi.

Evet, bütün bunlar doğru ama, bilmiyor olamazdın, bedenini okşayan ellerin bir gün eskisi gibi bundan haz almayacağını, ağır ağır üstüne devrilmelerin uçuruma düşmelere dönüşeceğini, metalin bile yorulacağını, yorgun metalin başka yaratıcı ustaların elinde yeni biçimler almak isteyebileceğini, düşünmemiş olamazdın. O hiç yaşlanmasın diye seçilmiş minyon sevgili, bir görüşte aşık olunan kız, ay bulutlara girer uzaklaşır, yıldızlar kayar, yaklaşan felaketi sen bile önleyemezdin. Yıllar geçti, sonbahar geldi geçti, artık mevsimler kıştı. Yanındaki adam yabancılaştı, sevişmeler azaldı. Felaket kapını böyle çaldı. Oysa ne güzel sevişme fantezileri keşfetmiş, baş döndüren kokular sürünmüş, saçlarını kızıla boyamıştın. Hayatından uzaklaşmakta olanı tutmak, aynı yastıkta kocamak için nasıl da çırpınmıştın. Son aylarda dövüşür gibi sevişmesi, bir şeylerden, birilerinden intikam alır gibi dudaklarına, kalçalarına saldırması gerçekten tuhaftı. Keşfettiğin fantezileri takıntılara dönüştürmen de en az onunki kadar tuhaftı. Sevişen kadınla erkeğin orospusunun maço'sunun olamayacağını, iki bedenin aynı bedene doğru yol aldıkça hiçbir sevişme biçiminin fantezi olarak düşünülemeyeceğini, şefkatin, şehvetin ölü bir kurumu diriltemeyeceğini, hangi iç sızısı, hangi ayna yazısı anlatabilirdi ki?

Aşk gemisi aysberge çarpıp parçalandı. Kırılanın, yıkılanın onarımı imkansızlaştı. Akşam oldu, gece yalnızlığıyla geldi. Günün ilk ışıkları pencerene vurdu, kapının zili çaldı. Son umut kırıntıları da tükendi. Bulmak istediğin adam değil, Kapıcı Efendi duruyordu karşında. Bir ekmek, bir Cumhuriyet, bir Radikal'le kapının gerisinde kaldın. Zuhal Olcay'ın İhanet'i çalıyor, kendini ihanete uğramış gibi hissediyordun. Ev sessiz, ruhun huzursuz, durgun akan zaman sıkıcıydı. Sehpanın üzerindeki gümüş çerçeve, mutlu bir anınızın nöbetini tutuyor, her şeyin varacağı yere kendi yatağında akacağı duygusunu uyandırıyordu. Tıraş kremiyle aynaya yazılmış, "Seni özgür bırakıyorum!" yazısını okudun. Dünya bir kez daha başına yıkıldı. Ne çok şeyi kabullenmiş, ne çok şeye evet demiş, küçük bir çocuk ve domuzlaşan bir kocayla birlikte nasıl bir düzenin içinde yer almış, nasıl da başka biri olup çıkmıştın. Yatak odasına geçip ışıkla gölgelerin yer değiştirişini izledin, çalar saatte, aynada, aynadaki yazıda gezdirdin parmaklarını bir süre, sonra zamansız bastıran bir uyku dalgasının akıntısına bıraktın gövdeni yavaşça.

Uyan bahtsız sevgili uyan! Söze dökülen, yazıyla dile getirilen, duygulara, düşüncelere, yaşanılanlara tercüman olmaz her zaman. Uyan da, 'Dullara yas yakışır'ı oynamaktan vazgeçip kendilerine birer sevgili bulan, çocuklarını genç sevgililerle birlikte büyüten kuşağının kadınlarına bak. Aç gözlerini de, kulaklarını sağır eden çığlıkların çok uzak bir kente sürüklediğini, kalem tutan elinin anlamasını istediğin dilden anladığını ve bu yazıyı senin için yazdığını gör. Uyumayıp gör de, başka bir kadının varlığını itiraf ederek canını daha fazla yakmak istemediğini, aynaya iliştirdiğin yazıyla seni baş başa bırakıp gitmenin dışında, kalbindeki yangını söndürebilecek başka bir yol bulamadığını anlamaya çalış.

Gerçeği söylemek gerekirse, şimdi herkesin kendi kayıplarına katlanmasından, bir biçimde hayata katılmasından başka çare yok, ve unutma ki, hangi koşulda, kiminle ne yaşanırsa yaşansın, hiç kimse birbirini tam anlamıyla özgür bırakamaz. Hele iki kişiden biri benimsin diyor, öteki kaçıyorsa. Karı-kocalar ya da sevgililer, yakalarını bırakmayacağını bilseler, ah bir bilebilseler, mezarda bile, iki elin.

* Özcan Karabulut'un bu öyküsü Adana'da Yayınlanan İnisiyatif Sanat Dergisinden alındı. Adana'da gazete bayilerinde ve İnisifatif Cafe'de bulabileceğiniz bu dergide yalnızca Adanalı kalemler yazmıyor. Derginin Yaz 2010 sayısı sinema ağırlıklı olmuş. Bu öykü ne zaman yazıldı bilmiyoruz ama yeni olduğu her halinden belli. Bu öykü ile aşağıda linkini verdiğimiz linkteki öykü ile karşılaştırıp Özcan Karabulut'un yaklaşık 30 yıl sonra öykü anlayışında nasıl bir değişim ve gelişme olduğunu değerlendirmek mümkündür.

http://adanasanat.blogspot.com/2010/09/adanal-bir-oykucu-ozcan-karabulut.html

7 Eylül 2010 Salı

Adanalı Bir Öykücü : Özcan Karabulut


Eski adanasanat.com arşivine bakınca Adanalı bir öykücü olan Özcan Karabulut’a zamanında yeterince yer vermediğimizi fark ettim. Özcan Karabulut’la ilgili olarak Hasan Öztoprak tarafından yapılıp E Dergisinin Mart 2001 tarihli sayısında yayınlanan söyleşiyi adanasanat.com’a aktarmakla yetinmişiz. Bu söyleşiyi ve elimdeki dokümanların Özcan Karabulut’la ilgili olanların bir kısmını burada sizinle paylaşacağım.

Özcan Karabulut imzasına ilk olarak Dergi gibi olup adı dergi olmayan Nitelik adlı kitapçıkta rastlamıştım. Kıvılcım Vafi tarafından çıkarılan Nitelik kaç sayı çıktı şimdi hatırlamıyorum; bende sadece ilk 2 sayı var. Burada kapak resmini sunduğum Nitelik’in bu sayısında bir başka Adanalının şiiri var.



Özcan Karabulut bu öyküsünü daha sonra ilk baskısı 1984 yılında yapılan Karşı Öyküler adlı kitabına aldı. Burada resmini verdiğim kitap 1985 yılında basılan 2. baskıdır.


KÜÇÜK BURJUVAYA KIRIK ÖYKÜLER


/ Aşkların en güzelini siz yaşarsınız çocuklar. Canınızı irkilmeden siz teslim edersiniz çocuklar. Siz bir ömürsünüz çocuklar, bir ömür!


...Bir de insanlar mutsuz olacak!


Ne diye hayatın ağır mermilerine hedef olduğunuzu düşünüyor, ne diye kendinizi üzüp duruyorsunuz sevimli T. C. Düpedüz çılgınlık bu! Çocukluğunuz dingin ve özgür geçti: İlk mutluluğu ananızın kollarında buldunuz. Bugün kişiliğiniz böylesine ciddi ve dengeliyken; mutluluk özlemlerinizi, ananızla sürdürmek isteyişinizi hoş karşılamıyoruz. Yoksa size iyi davranmadık mı? Size karşı olmak ha! Yo, hayır! Sizinle ilgili olarak içimizde binlerce güleryüzlü duygu yaşıyor. Gözyaşsız günlerinizi, düzenli bir evlilik yaşamında görüyoruz - yuvasına bağlı, iyi bir eş bulma sorununuz var. Dost canlısısınız; dostlarınızı nitelikli kişilerden seçmek istiyorsunuz - güvenli dostluklar, sorunları paylaşan dostlar yitirilmiş gibi. Sizin için güzel şeyler düşünüyoruz Bayan T. C.! Siz de seks konusunda «güzel şeyler» düşünüyorsunuz: arkadaşlık önerisinin karşıdan gelmesini beklemezsiniz, sevdiğinizin elini ilk siz tutarsınız... Sevimli yüzünüzde, duygularınızın uyanışını duyumsar gibiyiz. Ah, Bayan T. C.! Size, güvenlik ve mutluluk içinde duyguca dopdolu bir hayat sağlamak için neler vermezdik, neler!

ağzı kalabalık biri

Kısaca açıklayalım: «Bizim şarkımız insanları birleştirmek içindir», çikletini bir süre çiğneyemeyeceksiniz. Bunun sizi üzeceğini sanmıyoruz. Daha önce de böyle olmuştu : zavallı ruhunuz, toplumculuğun sıcaklığıyla ısınmıştı. Sonra büyük savlarınızı düşünmeden -çünkü ruhunuz fazlasıyla ısınmıştı-, hayatın gözü açık bir seyircisi oluverdiniz. Öyle ki : işsiz güçsüz bedeniniz' güleryüzlüydü: hemen kolumuza giriyordunuz, bizler için her şeyi yapmaya hazırdınız, o kadar rahat oluyordu ki konuşmalarınız!.. İnsanlık sevginiz, insanı yüce bir varlık olarak kavrayışınız, bizleri sevgi temelinde birleştirmek isteyişiniz belimizi büküyordu! Kalbimizin zayıf taraflarına yönelmiştiniz. Ancak sizin iç dünyanızı ve ruhunuzu maskeleyen sözcüklerinizi buluşumuz çok zor olmadı : hastalık belirtileriniz : sevi sözcükleri ile çevrenizdekilerle oyalanırken; kulüplerde. heyecanlı tartışmalarda, sağda - solda insanları alçaltışınızı, ikiyüzlülüklerinizi, gevezeliklerinizi, pişmanlıklarınızı bedeninizin ezilip büzülüşünü, ağlayışlarımızı... işitiyorduk. Siz, iflas eden bir hayatın kırık bir figürüydünüz. Öylesine gülünçtünüz ki -birçok kız arkadaşınıza «birlikte yürüyelim», dediniz; onlar da başkalarıyla yürümeyi yeğlediler-; gülünç olduğunuz kadar da tehlikeli... Nerede yaşamak istersiniz, pek kestiremiyoruz. Yalnız bir süre bizden uzaklaşacaksınız. Hayatınızın ayak değiştirmesini diliyoruz.


delikanlı ozan

Delikanlı Ozan! Size bu sıfat yakıştırıldığında; ülkeniz ve tarihiniz gölgesinin üzerinize düşeceğini, bununsa sizi olgunlaştıracağını, kişilik sahibi yapacağını umut etmiştik. Ne var ki, bireysel savaş cephenizdeki yıkıntıları görünce haklı bir kuşkuya kapıldık: 'delikanlı ozan' kimliğiyle yayınlanan şiirleriniz, herkese ayrı portrelerle şirin görünürken; bizi en çok günlük yaşamdaki asıl portreniz ilgilendirdi : parıltılı şiirleriniz ortalıkta dururken; sizin olağanüstü kasvetiniz, olağanüstü mutluluk düşleriniz, olağanüstü duygusallığınız, olağanüstü ilkelliğiniz... sizin aşırılıklarınız, doğrusu bizi şaşırtmadı : bir büyük ozanın devrim şiirleri yazarken, öte yandan sevgilisine yazdığı abartılmış aşk mektuplarını anımsadık. Benzetmek gibi olacak ama, sizin delikanlı çağındaki çocuksu duyarlığınız, çocuksu tutkularınız, biraz tuhaf geldi bize - renkli kabarcıklar motiflerinde uçuşuyordunuz. Hep unutuyorsunuz işte! Söylemeye dilimiz bile varmıyor: bir içki masasında «annem» diyerek ağlayan varlığınızı seyrediyoruz; ama sizi seyrederken, delikanlı gövdenizin bir kadınla birleşememiş olmasını, ülkenizin kan rengi alanlarında boy göstermemiş olmanızı bir talihsizlik, talihsizlik olduğu kadar bir çılgınlık olarak kabul ediyoruz, çılgınlık!


gülgün eski yaşamına eski kalıbına dönüyor

Bir arkadaşın : sessiz ve masum bir kızdı. Herkes gibi ben de güzel duygular besliyordum. Sevgili olmak istiyorduk onunla. Ama korkuyorduk, çekiniyorduk, Bula bula bir puştu buldu, dediğinde:

-Arkadaşların sana açılamadı. Kutsal bir yüzün vardı; o masum bakışların büyüledi onları. Sana yaşamlarını verebilirdiler. Sen, zamana karşı direnç tohumuydun. Terkettin onları. Hayatlarının bir bağı kopmuştu, demiyeceğiz.

Bir arkadaşın : «Yeni sevgilimi M.'den ayarladım» diyen Erol, her zaman ki gibi pipo içiyordu, pipo içerken dumanını kesik kesik dışarıya çıkarıyor, çevreye tatlı bir şarap kokusu yayılıyordu. O ise sigarasını içine çekiyor, burun deliklerinden dumanlarını çıkarırken Erol'a bakıyor, bu davranışıyla Fransız filmlerindeki fahişeleri anımsatıyordu dediğinde:

- H.'nin bazı geceler uykusunun kaçtığını, işiyle gücüyle uğraşamadan kafa çekip odasına çekildiğini filan anlatmayacağız.

Onları biz de başbaşa gördük : Erol, sol alt paçası yırtık açık yeşil bir kot giymişti. Saçları tepeden seyrelmiş bu adamın elinde sallanan bir anahtarlık vardı. Turuncu rengi el çantasını sol elinde tutuyordu. Arasıra gözlüğünü düzeltip, gözlerini kısarak ona bakıyordu. 0, üzerini değişmek üzere odasına çıktığında; Erol, cebinden çıkardığı madeni parayı havaya fırlatıp, sonra elleri arasına alıp, bu oyunu sabırsızca sürdürüyordu. 0, aşağıya indiğinde; Erol, ellerini onun incecik omuzlarına atıyor, sıkıyordu. 0, tedirgin çevresine bakıyordu. 'Hayat yoluna' doğru yürürlerken: Erol, sigarasını bir ayak darbesiyle uzaklara fırlatıyor, o ise saçlarını geriye atıyordu. Kuru ağaçların arasından, el ele dönüşlerini gördüğümüzde ise, artık her şeyin anlaşılmış olmasından duyulan bir mutluluk çarpıyordu gözlerinde. İşte tam o sırada, onlar kalabalıklara doğru yürürlerken, bizler de siperlerimizden atlayıp, H.'ye şunları söylüyoruz :

- Bu mutlu gözleri gördün. Peki, birbirlerinin kafasını kıran genç adamları gördün mü? Birlikte sinemaya gidiyorlardı, bir folklor gösterisinde kolkola, davulun ritmi ne uyarlı sağa - sola salınıyorlardı. Yeşilli, kırmızılı bir renk cümbüşü yüzlerini boyuyordu onların. Bu, yarın olmayacak demiyoruz : yarın daha şiddetlisi olacak!

sizde hep melankolik bir şarkı dinledik

«Birbirimizin birbirimiz üzerindeki etkileri açık bir şekilde ortada. Ama n'olursun, bana bu sıralar sevgiden söz etme. Önce dostluğa gereksinmem var, özellikle bu dönemde. Aslında dostluğa gereksinmenin ötesinde düşünüyorum da, birlikte olduğumuz toplam süre çok az. Daha oturulacak konuşulacak çok şey olduğu kanısındayım. Dostluktan başka her şey elimi ayağımı dolaştırıyor bu aralar. Beni anlıyor musun A.'lı delikanlı? Lütfen çalış... Anlamanı çok istiyorum»


« ... başlayan içtenliği, karşılıklı konuşurken de sürdürebilsek, gözlerimdeki koyu yalnızlıkları o zamanlar da sorabilsem ... })

«Bu kadar hainlik olmaz! Bir insan duygularını, düşüncelerini bu kadar iyi saklayıp, üstelik tam ters izlenimleri bu kadar ustalıkla yaratamaz.»

« ...benzer, hatta çakışık duygularla gelmiş iz oraya; sanki bizim için yazılmış bu oyunu oynamaya mecburuz!»

«Seni bir yaşam boyu unutmak mümkün mü? Devinimli siluetinin beni oyalamadığı bir an var mı ki? Sen, Ankara dekorlarının ölümsüz bir şarkısısın, sen bir içacısının dinmek bilmeyen damlalarısın.

« ... diğer bir tanımlaman da 'orijinal bir çeşitlilik': renkli bir kişilik. Hoşuma gitmedi desem yalan olur. Geleneksel ve sıradan olmak çok sevimsiz; ama yine de bu betimlemede bana batan bir şey var.»


devrimci kimlikler

Bizi yanlış anlama Erhan, bize güven. Artık açık seçik anlamalısın. Hem yazıtın da yanlış yorumlanmayacak bir biçimde açık : hepsi bir kartpostal, altı üstü bir kağıt parçası, İ:deki birine yazılmış postalanmış, yanıt alınamamış... Şimdi iyi değilsin anlaşılan. Ama bu davranışın ne tuhaf Erhan? Dayanılması güç! Arkadaşın yığılıp kalabilirdi odasında. Ama öyle olmadı : yazdıklarını deşti; onu kollamak üzere gönderdiğin kartpostalı yorumladı : hepsi bir kartpostal, altı üstü bir kağıt parçası -bir deniz kenarında iki sevgilinin birbirlerine koştuğu hapishane çıkışında L'deki birine yazılmış -bu mutlu sona ulaşabilirdik, gibi duygu yüklü-, postalanmış, yanıt alınamamış... Bir gece yazdıklarını okumuş arkadaşın; işte o zaman belleğinden, iç çamaşırlarıyla devrimci kimliğin, klişe SÖZCÜklerin geçip gitmiş...


biz böyle olsun istemedik


Yoo, yanılıyorsunuz; biz böyle olsun istemedik : her şey yaşanması gerektiği gibi yaşanıyor. Ailenizden kopmakla bağımsızlığınıza ve özgürlüğünüze kavuşacağınızı söylüyorsunuz, ileride yapmak zorunda olduğunuz mesleğinizden de yakınıyorsunuz. Bir köşeye çekilmiş; bedeninizin, sevgi dolu elleri tutmasını bekliyorsunuz - yoksa siz bir hiç misiniz? Daha da yetinmiyor : kalbinizden başka kalplere, sessizce pembe güller atıyorsunuz. Yoo, yanılıyorsunuz; Sevgili dostumuz, inanın ki yanılıyorsunuz!


Siz, küçük dostlarımızın yaşam sergilerini dolaşırken, sefil durumlarınıza katlanmak için kendimizi zorladık. Dayanılmaz bir şeydi bu. Baktık ki; tembel mutluluklar, hayatlarınızı fazlasıyla doldurmuştu. Güzel bir yaşam konserinde, siz, saygılı ve sessiz dinleyicilerin yok olup erimesine kimsenin aldırış ettiği yoktu. Sizler de pişman olmaksızın kendinizi, büyülü seslerin akıntısına bırakmıştınız, Siz sevgili dostlarımızı bağışlamak için neler yapmadık? Size engebeli bir hayat, karşı koyuşlar diledik. Biliyorduk : hayatlarınızdaki inişler ve çıkışlar, yüz çizgilerinizi değiştirecekti; toplumsal sığınaklarınızı hayatın acımasız öğelerine direnirken öğrenecektiniz. Hem hayata başka dost yüzleriyle, başka bir sevgiliyle, başka bir yeryüzünde yaşamaya hazırlanacaktınız!..

Özcan Karabulut İle Söyleşi(*)

Öykü Hayatın Trajiğinden Doğar -Hasan Öztoprak


İstersen öykülerini nasıl yazdığın sorusuyla başlayalım.

Bir yüzden, bir cümleden, bir imgeden, bir temadan yola çıkarak yazıyorum. Yazmak için bir olaya, bir konuya değil, daha çok bir temaya gereksinim duyarım. Yaşayan ve yazabilen için gereksindiğimiz temalar, öykü kişileri, mekanlar, kentler, aşklar her yerdedir: Bir kitapta, bir mitingde, bir yolculukta, bir gazete haberinde, bir otel odasında... Ve bu temalar rahatsız eder beni, yazmak için kamçılar. Ben de baştan sona, sondan başa doğru "en iyi düzen içinde en iyi sözcüklerle" uzun bir cümle kurmaya çalışırım.

Rojda, Arielle, Kybele, Zoe, Silvia... 'Aşkın Hallerin'deki öykü kişilerin yabancı adlar taşıyorlar. Niçin yabancı adlar?

Kitapta yer alan öykülerden ilkin 'Kont'un Köpekleri'ni yazdım. Tuhaf bir öyküydü: Öykü bu ya, öykünün anlatıcısını sevgilisiyle birlikte, İstanbul'da, Taksim'e yakın bir parkta köpeklerin saldırısına uğrarken düşündüm. Bu öyküde, içimizde bir yerlerde saldırıya hazır bekleyen köpeklerle, çevremizdeki her türden köpeğin hayatımızı nasıl zindana çevirebileceklerini anlatmak istiyordum. Rojda, Kürtçe'de 'doğan güneş' anlamına geliyor. Rojda bizden biri ve öyküye de adını verdi. Rojda'yı yazınca, kaçınılmaz olarak öteki öykü kişilerinin da yazgıları belirlenmiş oldu. Bir başka öykünün kadın kişisi Arielle adında biri. Müslüman Arap'ın sevgilisinin Yahudi kökenli olması gerekirdi. Kybele, Anadolu kökenli ana tanrıça... "Silvia'yı Sevmek" öyküsüne gelince, bu adı Cortazar'ın bir öyküsünden sevmiştim. Varla yok arası bir sevgili. Her erkeğin bir Silvia'sının olmasını isterim. "Değil mi Zoe?" de, tezgahtarlıktan gelme, kitap kurdu bir kadına, "Gündelik Hiçlik" kitabının yazarı Zoe Valdes'in adıyla seslenebilirdim.

Aşkın Halleri'ndeki öyküler birer alıntıyla başlıyor. "Rojda" öyküsü Calvino'nun "insan olan aşkın gittiği yere kadar gider; bizim ona tanıdığımız sınırlardan başka sınırları yoktur", kitabın son öyküsü "Ne Bir Eksik Ne Bir Fazla" ise Pavese'nin "Ama sonuçta aşk kirli bir şey" alıntısına uzanıyor. Bu bir yerde aşka sınır getirmiyor mu?


Dediğiniz gibi, öyküler farklı yazarlardan, aşk üzerine kurulmuş farklı cümlelerle başlıyor. Bu alıntılar kimi öykülerde doğrulanarak, kimi öykülerde tersi söylenerek ete kemiğe bürünüyorlar. Böylece her aşk, her öykü birbirini tekzip ediyor. Milan Kundera'nın sözleriyle söyleyecek olursak, aslında yazmak da tersini söyleme zevki değil midir? Her aşkın birbirini tekzip etmesinin bir başka karşılığı şu olabilir: Bir aşkın panzehiri, yine bir başka aşktır. Ben aşkın sekiz halini yazarak, aşkın sınırlarının nerede başlayıp nerede bitebileceğini anlamaya çalıştım. Aşkın sekiz yüz halinin yazılabileceğini, sınırların sandığımızdan çok geniş olduğunu biliyorum.


Öykülerin yaşadıklarından izler taşıyor mu?

Tabii ki, "Aşkın Halleri"ni yazarken, okuduklarımdan, tanık olduklarımdan olduğu kadar yaşadıklarımdan da hareket ettim. Öykülerimde otobiyografik öğelerin olmadığını, kimi öykülerin benden izler taşımadığını söyleyemem. Öykü kişilerinin yabancı adlar taşımalarının otosansürle de ilgisi olabilir. Otobiyografik öğelerin olduğu kadar otosansürün de öyküye dahil olduğunu düşünüyorum.


'Aşkın Halleri'ni yazdın, aşk hakkında neler söyleyebilirsin?

Aşk üzerine kim ne söylerse kabul ederim. Çünkü aşk her şeydir, başka bir şeydir, aşk kendine bile fazla geliyor. Aşkın mantığı başka biçimlerde işliyor. Aşkın dini imanı yok. Aşk bir var, bir yok. Birisiyle biten aşk, başkasıyla sürüyor. Ben kendi payıma yaşarken de, yazarken de şunun farkına vardım: Aşk sınırda, uçurumun kıyılarında bir yerlerde yaşanıyor. Cinsellik içermeyen bir aşk düşünülemez. Cinselliğin olmadığı bir aşk, aşk gibi gelmiyor bana. Bir yerlerde, "Aşk kasıklarda başlar" diye bir şey gözüme çarpmıştı. Aşk zıtlıkların birlikteliğidir de. "Aşk örgütlenmektir" de aynı zamanda, Ece Ayhan'ın bir dizesinde geçtiği gibi. Taraflar ya da taraflardan biri çözülmedikçe 12 Eylül'lerin bile yıkamayacağı bir örgütlenme biçimidir aşk.


İnci Aral senin için, "Onu tanımasam bunları yazanın bir kadın olduğunu düşünürdüm, çünkü kadının iç dünyasını ve aşkı, derinlemesine, çok güzel anlatmış" diyor. Bunu nasıl karşılıyorsun?

Sevgili İnci Aral'ın söyledikleri beni uzak ve yakın anılara götürdü. Adana'da henüz çocukken, mahalle arkadaşlarım "Senin yıldızın kancık!" diye takılırlardı bana, kaba bir biçimde, biraz da yaşadıklarımı kıskanarak. İstiklal Ortaokulu'nda, hoş bir kadın olan coğrafya hocam "Tatlı bela" diye çağırırdı beni. ODTÜ'de Edebiyat Kulübü başkanıyken, arkadaşlarım "Patron" derlerdi bana. Sanırım bu başkan olmamla ve politik mücadelenin içinden gelmemle ilgiliydi. Üniversitede "feodal" bulanlar da vardı. "Baştan Sona Yalnızlık" kitabımı değerlendiren Sevinç Özer, "Karabulut'un esin perileri uzaktan bir görünen, bir kaybolan, saydam ulaşılmaz yüzler değil. Onlar yatağa atılan, sevişilen, bazen doyulup istenmeyen dedirtecek cinsten somut kadınlar." diye yazmıştı. Birkaç erkek yazarın öykülerimdeki anlatıcıları maço buldukları kulağıma fısıldanmıştı. Ama ne yapabilirsiniz ki, Orhan Kemal, Yılmaz Güney, Sevgi Soysal, Cortazar, Kundera, Sontag benim akrabalarım. Yaşarken ve yazarken samimi olduğumu düşünüyorum. Bıçaksırtı bir serüven benimki; bu benim, bunlar da benim kadın öykü kişilerim ve kadınsız bir hayat, kadınsız bir öykü düşünemiyorum. Bir kadın yazar olarak İnci Aral'ın söyledikleri iki kez hoşuma gitti.


Biraz da kitaplarının dışına çıkalım. Gerçekten merak ediyorum, Ankara'da yazmak nasıl bir şey? İstanbul'un olanca ağırlığına rağmen...

Öykü bence hayatın trajiğinden doğuyor. Bir derdiniz yoksa yazmazsınız. Yazmak hayata, hayatın akışına rağmen imkansızı söyleyebilmek, isteyebilmektir. Ankara'da yazmaya gelince... Yazma eylemini coğrafyaya indirgememek gerekir. Yazabilen için mücadele, aşk, coğrafya, gereksindiğimiz temalar her yerdedir. Bizim de bu şehirde soluk alabildiğimiz yerler var. Öte yandan, dünya her zamankinden daha küçük ve benim bir ayağım da başta İstanbul olmak üzere başka şehirlerde, başka ülkelerde. Nerede yaşarsanız yaşayın, nereye giderseniz gidin, sonunda tek başına kalırsınız ve bir odada, bir masada yazarsınız. Dünya sizin daktilonuzda, sözcüklerinizdedir. Yine de Ankara'nın benim için önemli olduğunu, özellikle ilk kitaplarımdaki öykülerden hareketle, bazı arkadaşların benim için "Ankaralı Öykücü" dediklerini biliyorum.

Ama sanırım İstanbullu bir yayınevi ile çalışman yine de bazı şeylere işaret ediyor.

Kitapların Can'dan çıkması İstanbul'a ait olduğumuz anlamına gelmez. Ankara'da yaşasam da, giderek başka şehirlere, başka insanlara ait olduğumu hissediyorum. Bu belki de hiçbir yere ait olmama duygusuyla da açıklanabilir. New York'u, Cenevre'yi, Moskova'yı, Torino'yu, San Francisco'yu gördükten sonra, itiraf etmeliyim, İstanbul'da yaşama arzusunu çok derinden duydum. Şimdilik Ankara'nın çekim alanından kurtulamasam da, İstanbul'un edebiyatın, sanatın çekim merkezi olduğunu göz ardı etmememiz gerekiyor. İşim gereği de bir ayağım İstanbul'da zaten. Kitaplarımın Can'dan çıkmasından mutluyum. Pek çok arkadaşımız İstanbul'a göç etti. Ama yine de bir Ahmet Erhan, bir Cemil Kavukçu Ankara'da yaşıyorlar.

Öykünün dışında neler var yaşantında?

Bir işçi kuruluşunda çalışıyorum ve yoğun bir yaşamım var. Son yıllarda daha çok çalışan çocuklar alanına yoğunlaştım. Çocukların çalışmaları ülkenin temel sorunlarıyla yakından ilgili ve bu alanda bir şeyler yapmaya çalışan insanlarla birlikte bir şeyler yapabildiğimiz ölçüde mutlu oluyoruz. Diyeceğim, hareketli bir yaşamım var ve yolculuklarda, otellerde, mitinglerde okuyor, düşlüyor, yaşıyor ve bazen yaşadıklarımı bazen yaşamadıklarımı yazıp, yazdıklarımı yaşıyorum.

* Hasan Öztoprak tarafından yapılan bu söyleşi E Dergisinin Mart 2001 tarihli sayısından alındı. Zamanında ilgi gören E dergisi artık çıkmıyor. Derginin çıkmasına ön ayak olan Adnan Özer şimdilerde Özgür Edebiyat dergisine omuz vermektedir.