Gülseli İnal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gülseli İnal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2010 Pazartesi

Yasakmeyve Dergisinin 44. Sayısı: Şair ve Çocuğu


Yasakmeyve Dergisinin bu sayısında dosya konusunun adı:Şair ve Çocuğu. Tezer CEM tarafından hazırlanan bu dosyada yaşayan çok sayıda şairden çocuklarıyla ilgili birer şiir talep edilmiş. Şiir ve fotoğrafa aynı sayfada yer verilmiş. Derginin bu sayısındaki Şair ve Çocuğu dosyasına örnek olması için birkaç şiiri ve şairin çocuğuyla çektirdiği fotoğrafı buraya aldık.

Gülseli İnal
Beliza

Beliz'e

Bir gün ecesine sormuşlar seni
ece ki kandan ve sudan

bir gün vakti doğmuşsun
doğuşun eşiğinde gözlerin

tüm acılarım senin yüzünden
gözlerin gözlerin yüzünden

gün ışığından sızan
ince hoyrat hovarda çiçek
öyle yanlız öyle içli öyle dileyen

bilinmez doğuşun eşiğinde
bırakılmışlığın ince uzun elleri
kara sıcak gözlerin nasıl da aramakta sevgiyi

sen ki ufak
sen ki esmer sularım
sen benim hiç bitmeyen güzelliğim
sen geyiklerin güldüğü
sen akdiken çiçeği
benimsin hep bilsen


Şükrü Erbaş
Ömrümle Öderim

Kızım mavi
Oğlum yağmur
Bengisuyu toprağımın
Sevdim telaşını
Dünya evim
Gök bahçemiz
Karım gölgesi derin
Bir mihnet ağacı


Yaşadım kırk yıl
Sevinç ve hüzün
Aşk ile cesur
Büyüdü yüreğim
Boyun eğdi çokluk
Düşlerim gerçeğime
Aklım ömrüme yük
Yürümeyi öğrendim


Işık ve su
Ekmek ve rüzgar
Azizmiş meğer
Az da olsa payım
Yaşamayı sevdim.
Bu büyük bağışı
Bir gün elbet ben de
Ömrümle öderim...
   

23 Haziran 2010 Çarşamba

Gülseli İnal'ın Kaleminden Nilgün Marmara(*)

Senkronize Bir Anı


1986'nın sonbaharı; Nilgün ve ben Boğaziçi Üniversitesi dış taşlığının 'Umutsuzlar' merdivenlerinde oturuyoruz. “Ama derslere pek girmeyen ve umutsuzlar merdiveninde oturmayı seçen bir tuhaf öğrenci; daha doğrusu benzersiz bir öğrenci" (Sivil Denemeler Kara, sayfa: 54) Nilgün'e “haydi" diyorum "Yaprak'a -kızkardeşim- çaya gidelim evi buraya çok yakın.” Konuşa konuşa üniversiteyi geride bırakıyoruz. Yaprak; bizi harika bir coşkuyla karşılıyor. Çaylar, sohbetler, duygu paylaşımları. Sonra evlere dönmek için bir taksiye atlıyoruz. Tam benim semtime geldiğimizde Nilgün bana dönüp; "biliyor musun” diyor, “ben şiir yazıyorum ve yazılmış çok şiirim var.”

Şaşkınlıktan donup kalıyorum.

"Bundan hiç söz etmedin."

"Hiç kimseye söz etmedim, yalnız sana öylüyorum."

"Ece ya da İlhan Berk de mi bilmiyor?"

"Hiçbiri. Ama şiirlerimi sana göstereceğim."

"Hemen. Peki neden göstermedin şiirlerini?"
"Hiç sormadılar ki. İşte öyle" diyor Nilgün,"önümüzdeki hafta buluşalım. Okumanı istiyorum.

Belki iki yüz elli sayfalık şiirim var."

Nilgün'le tanışalı neredeyse bir buçuk yıl olmuş, Ece ise onu tanıyalı dört yıl... Bir gariplik var. İkiyüzelli rakamı kafamı kurcalıyor. Hiçbir zaman, evet hiçbir zaman, onun evinde, orada burada, Pera'daki buluşmalarda şiir üzerine konuşmalar, özellikle Boğaz'daki Kaptan'da yemekli buluşmalarımızda, tüm gün konuştuğumuz şiir dolu saatlerde Nilgün'ün şiir yazdığına dair en ufak bir işaret yoktu ve hiç olmamıştı. Kaptan'daki yemekte, Ece'nin bana sorduğu soruya Nilgün'ün çok gülmesi; "0 şiirinde gözlerini balıkların yediği delikanlıyla gerçekten tanıştın mı?" Yine aynı gün şiirin yoğun konuşulduğu, Nilgün'ün şiir konusunda hiçbir konuşmaya katılmayıp sadece herkesi dinlediğini anımsıyorum. Birkaç gün sonra Nilgün'le yine Kızıltoprak'taki evinde buluşuyoruz; salonun ortasındaki cam masanın üzerinde sayısız şiir tomarı içinden, birini bana uzatıyor okumam için.

"Ece bunları görmedi mi?"
"0 ilgilenmez."

Ve oldukça tuhaf bir gerçeğin su yüzüne çıkışı...

"Tarihteki bir nesnel karşılığı şiirde bir nesnel karşılıkla anlatmaya çalışıyorum. Şiirdeki nesnel karşılık çok başka bir kavram, onu bulamayınca şiir şiir olmaz olamaz." "Tarihten geliyoruz, noktalı virgüllü insanlarız, noktalı virgül kendimizle buluşmaya gidiyoruz." (Başıbozuk Günceler, sayfa: 126). Bize sohbetlerimiz sırasında söylediklerine çok sonra kitaplarında rastlıyorum.

Ece Ayhan; yakın çevresinde olup biteni pek sezmeden karşısında marjinal, sıradışı kadının şair olabileceği ihtimali üzerinde durmadan sadece kendinden söz ediyor. Karşımızda bu kez; karşı taraftan beklediğini kendisi uygulamayan, "zihinle bakarak" görmeyen, görmek istemeyen, elinin tersiyle iten biri var; bir usta şair yine marjda, yine atak. Ne olursa olsun kendi isyan iktidarını yaşayan ve sivil iktidarlar kuran biri. 13 Ekim 1987'de, Nilgün'ün cenazesinde, doğru Nilgün'ün annesinin yanına gidip o yaslı kadına Nilgün'ün okul numarasını sorma ve ardından yanıt olarak verilen sayının aslında Nilgün'ün mezar numarasıyla aynı oluşu. 128 Nilgün. İnsanın insana fütursuzca sadistçe 'acıtmak, canını yakmak' eylemine karşı çıkan kara şair, bu kez sırılsıklam aşık olduğu Nilgün'ün canını yakıyor. Garip kısırdöngü, içinden çıkılamayan çark, insanın kendini algılayamaması. 'Zihinle bakmak'ın uğramadığı yer. Bir etikçiye dönüşen şairin garip paradoksu. Bir karşılaştırma yapıyorum ister istemez, Ezra Pound düşüyor aklıma; Anglo-sakson edebiyatına inanılmaz katkılarda bulunan marjinallerin marjinali bir şair. Karşımızda kara mı kara anarşist bir edebiyatçı var, Ece'nin çağdaşı Amerikalı asi adam Ezra Pound. Pound, sadece dehamsı şiirleriyle, başkaldırılarıyla değil, 20, yüzyılın çok önemli İngiliz, İrlandalı şairlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1913'te James Joyce'u ilk keşfeden Pound oldu. Joyce'un ilk gençlik şiirleriyle, dev eseri Ulyysess'in ilk yayımlanışı Pound'un çabaları sayesinde gerçekleşti. Pound; D.H. Lawrence, Wyndham Lewis ve T. S. Eliot içinde aynı şeyleri yaptı. Henry Miller'ın Dönenceler'ini, kimsenin ilgilenmediği bir dönemde sonuna kadar savunmuştu. Eliot'ın Çorak Ülke'si Pound'un sayesinde tanındı ve onun çabalarıyla edebiyat tarihine böyle dahiyane bir şiir armağan edildi ... Robert Frost, Hemingway, dönemin Anglo-sakson yazarlarının hepsi, Pound'tan coşkulu destekler aldılar.

Nilgün'ün ani ölümünden sonra, Ece Ayhan, günah çıkartır gibi Nilgün üzerine sayısız yazı kaleme aldı. Bir gönül borcu olabilir mi! Ya da yaşarken takındığı aldırmazlığın üstünü örtmek olabilir mi?! "Aldırma Nilgün Marmara" adlı ilk yazısında ise, şaşırtmacalı bir dille Gümüşlük'te Nilgün'ün şiirlerini bildiğini yazar ki, bu baştan aşağıya koskoca bir aldatmacadır. 128 Nilgün, artık toprak altındadır ve kimse onu yanıtlayamaz öyle değil mi? Nilgün'ün ölümünün birinci yıl anma toplantısında Ece Ayhan, herkesin içinde Nilgün için sadece bir anekdot anlatıp ortadan kayboluyor; Nilgün'ün bir gece Cemal Süreya ve Cihat Burak'ın başlarından aşağıya toz şeker dökmesinin çok ilginç olduğunu söyleyerek... Öncesi ve sonrasında ise dile gelen hepsi bu kadardır. .Nilgün'ün intiharından sonra, bir günahın tilmizi gibi sayısız yazı yazar, ama nafile, olan olmuştur... Belki derin bir pişmanlık, belki ona çarpıp geçen bir kuyrukluyıldızın şaşkınlığı. "Nilgün Marmara'nın başına da 1987'de bir SCORPİO olayı getirildi ama Nilgün Marmara bunu yazmaya 13 Ekim 1987'deki ölümü yüzünden vakit bulamadı.” (Sivil Denemeler Kara, sayfa; 39) diyecek denli her şeyi bilen! Acaba Scorpio kendisi olmasın, ya da ölüm meleği...

*Yasakmeyve Dergisinin 44. sayısında Gülseli İnal’ın Ece Ayhan ve Nilgün Marmara'dan söz ettiği bir yazısı var. Yazının Nilgün Marmara ile ilgili kısmını buraya aldık. Çünkü genç yaşta aramızdan ayrılan Nilgün Marmara üzerine yazılanlar çok az. Bu metnin burada yayınlanmasına yasakmeyve yöneticilerinin veya Gülseli hanımın bir itirazı varsa bizi bundan haberdar etmeleri yeterlidir. Yakın bir zamanda bu sayfada Nilgün Marmara arşivi oluşturmaya çalışacağız.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Bir Aşk Şiiri: Mercanlar Uzağı

Türkçe edebiyat siteleri henüz parmakla sayılacak kadar az sayıda iken 1999 yılından başlayarak yaklaşık 5 yıl boyunca edebiyat dergilerini, gazeteleri be kitapları tarayıp yayınlanan şiirlerden bütün Türkiyeyi adanasanat.com aracılığıyla haberdar ettik. Zamanında adanasanat.com'da yüzlerce şairden örnek aşk şiirleri seçip ayrıca yayınlamıştık. Aşağıda zamanında adanasanat.com'da Aşk Şiirleri başlığı altında yayınlanan şiirlerden birisi var.

Mercanlar Uzağı

Gülüşler evinden yeni çıktım
suyun patikasında gördüm seni
durgun bir fırtına gibiydin
kokuyordu saçların dağ yeli
gür elmalar içinde sarışın bir gövdeydin
hülyalı bir aralıktan aralar görürdüm gözlerini


Ah karaydı onlar
umutsuz kara ırmaklar gibi kara
ve neydi bana söylediğin
bir fısıltı anlaşılmaz sözler dolu
ufak bir ürperti sözle
ya da parmak uçlarınla bir dokunduğunda


Artık yanıyor tapınakların
gezinmiyor meleğin pembe yolda
ne olursa olsun artık gün sona mı erecek yoksa
ağlayan bir meleği mi duyacağım bu gece
beklemeyi de bilmiyor bu yürek
parçalanıp ayrılmış yakut yollara


Gülseli İnal