Adnan Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adnan Yücel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2011 Cuma

Şiirimizin Anadolu Kapısı - Çetin Yiğenoğlu(*)

Adnan Yücel İle Söyleşi



Şiir bestelenir mi" diye bir soru, ilk anda anlamsız gelebilir ve birçok kişi hiç düşünmeden "elbette bestelenir", diye yanıt verebilir. Günümüzdeki "yükseltilmiş" değerlere göre "şarkı sözlerinin en iyi şiirlerden seçildiğine ilişkin genel kabul gören magazinsel bakış açısı söz konusuyken öne sürülecek "şiir bestelenemez! savı pek taraftar bulmaz... Nedense, hiçbir şiirin bütün yapısıyla başka bir dile çevrilemeyeceği gibi bestelenemeyeceği de düşünülmez... Hangi bestelenen şiir, şairinin bütün dünyasını notalarla yansıtabilmiştir ki? Bu, müzik ve bestecisi için de geçerlidir. Hiçbir şiir de tınıların çağrıştırdıklarını çağrıştıramaz... Kuşkusuz, bir tını birçok dizeyi çağrıştırabilir, ama şiir, şiirdir, müzik de müzik... Tam anlamıyla ne şiirin çağrıştırdıklarını müzik, ne de müziğinkini şiir çağrıştırabilir! Şiirin öylesine kendine özgü bir ezgisi, tartımı, uyumu (armoni, ahenk) vardır ki, müziğinin hiçbir müziğe benzememesini sağlar...

Adnan Yücel'in dizeleriyle gergeflediği dünyasına girmeye çalışırken kaçınılmaz biçimde şiirinin özgün ezgisiyle karşılaştık... O an, Osman Şahin'in, Yücel'in şiirini tanımlarken "Senfonik şiir yazıyor" sözlerini anımsadık, doğal olarak... İşte biraz da bu etkilenmeyle, birçok şiiri bestelenen, kendi müziğini (sesini, söylem biçimini) yıllar önce yaratmış, üstelik, uzun ve güçlü soluğuyla birçok "senfonik şiir" yazmış Adnan Yücel'i "Bir Senfonik Şiir Kompozitörü" diye tanımlamanın yanlış olmayacağını düşündük...

Adnan Yücel, sesimiz, soluğumuz nice yiğit Anadolu ozanı gibi hep sevgi üreten yüreğiyle anasının (Kybele'nin de payı var...) ak sütü gibi hak ediyor bu tanımı. İlk dizelerini ak kâğıt üzerine dökmeye başladığı otuz yıl öncesindeki gibi coşkulu, inançlı edebiyat işçiliği bu sıfatını hep besliyor...

Olgunluk çağını hazırlayan yaşam külleriyle beslenmiş gönül közünde ağır ağır pişirdiği dizelerinin merdiveninden çıkıp çiçeklerce güzel bir dünyaya mutluluk gökyüzü armağan etme uğraşındaki Yücel, yaşadıkça, imge poleniyle atmıkladığı "badem çiçeklerini şiirinin namlusuna sürmeye" devam edeceğe benziyor... Onun badem çiçeklerinin karanlık gökyüzünde havai fişek gibi patlayarak dünyamıza Çiçek çiçek açılacağına inanıyorum... Çukurova'ya, Adana'ya güç katan bu genç ozanımızla şiirini konuştuk:

Hemen hemen bütün şiirlerinde derin bir iç çekiş var: Derin, bir o kadar eski. Bilmem yanılıyor muyum ?

-Hayır, yanılmıyorsun. Hemen hemen bütün şiirlerde değilse bile çoğunlukla iççekiş dikkati çeker. Ama geleceğe olan umudu yitirme biçiminde olduğunu sanmıyorum. Tarihsel süreçle karşılaştırıldığında Âşık Kerem'in iç çekişinden çok Pir Sultan'ın iç çekişinin günümüz potasında eritilmiş biçimi olduğunu sanıyorum. "Ne zaman sabaha uzansa bir el/Yumuk pembecik bir çocuk eli/Zincirler koşturulmuş tezelden." İç çekişini ve başkaldırışım bu yüzden. Bin yıldan beri düşüncesi yasaklanmış bir toplumun sesi nasıl çıkar? Sesi kan içinde çıkmıştır hep. Toprakları acılı topraklara dönüşmüştür. O topraklarda açan çiçekler bile acı renginde olmuştur hep.. İç çekişim ve başkaldırışım bu yüzden. Şiirlerimdeki bu özelliğin eskiliğine gelince; Ömer Hayyam'ın cebir, fizik ve matematik kitaplarının yakılışı kadar eski, Nâzım Hikmet'in vatandaşlığa kabulü tartışmasının komikliği kadar yenidir.

Adnan Yücel'in şiirleri uzun soluklu. Şiirler dikkatlice okunduğunda sezilir, geriye dönüşlerle sallanan bölümler arasındaki organik bağlantılar, ilmeklenmiş renk ve ritim oyunları... Örneğin, "Güneşin Kapıları" şiirinin tamamı,
Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya
Beynime sıksam Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam
dizeleri aynı kitapta (Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya dek), "Ölümüm Bahar Olsa" adlı şiirin bitiş dizelerini oluşturuyor. Dikkatini çekiyordur okurun; bazı dizeleri söyleminin omurgası kılmışsın sanki? Uzunca şiirlerini güçlendirme yolu / yöntemi mi bu? Yoksa sözün akışında ortaya çıkan bir 'örgü', 'kurgu' rastlantısallığı mı? Şiirin işlevini sallamadaki ön görülmüş gereklilik mi ? Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye mi düşünmeli yoksa?

"Ölümüm bahar olsa" ile "Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" dizelerini bir kitapla başka bir kitaptaki bir bölümün bitiş dizeleri olarak yakalaman ilginç... En karanlık labirentlerde bile bütün yolların umuda çıkmasıdır bu. "Bir badem çiçeği sürsem şimdi namluya / beynime sıksam / Ölümüm bahar olsa nasıl anlaşılsam" dizelerini yazarken patlayarak birden bire açılan herhangi bir çiçek düşünmüştüm. Önce nar çiçeği gelmişti aklıma. Ama onun patlaması ölümü yazlaştırırdı. Oysa ben ölümümün bile umudu ve yaşamı ve güzelliği çağrıştırmasını düşünüyordum. Bu yüzden "badem çiçeği" dedim. Buradan yola çıkarak sorunuza şöyle yanıt verebilirim: Bu tür dizeler sözün akışında ortaya çıkan bir örgü ya da kurgu rastlantısallığı değil, şiirin işlevini sağlamada öngörülen gerekliliktir. Şiir bütün sanatlardan daha çok bilinç gerektiren bir uğraştır. "Üstü kan köpüklü meşe seliyiz" diyor Pir Sultan. Bu dizede meşeden başka hiçbir ağaç söylenemezdi. İşte bu bilinci anlamak gerek. "Şiir bazen şairini de ardından sürüklüyor olabilir diye" elbette düşünmeli. Yoksa şairin, şiirdeki özle bütünleşmesi zorlaşır. Yüreği ile beyni arasındaki bağlantıda kopukluklar oluşur. Coşkuların güzelliğine gölge düşer. Bu da dizelerdeki içtenliği sorgulanır duruma getirir.

Adeta Çukurovalı bir şair gibisin. Karacoğlan'ın, Dadaloğlu'nun bir akrabası. Özellikle Çukurova Çeşitlemesi'ndeki şiirlerini okurken insanın kulağında cura sesi kıvılcımlanıyor

Bir şair, nerede, nasıl, ne için ve ne zaman yaşadığının bilincinde olmalı bence. Her şeyden önce Çukurova, dağların denizle sürekli kucaklaştığı, insanın toprakla kaynaştığı, kültürlerin başka kültürlerle harmanlandığı ve Türkçe'nin bütün Anadolu'da en az yozlaştığı yerdir. Herodotos'un "Altınova" benzetmesiyle Orhan Kemal'in "Bereketli Topraklar" adlandırması arasında bir fark yoktur. Orhan Kemal'den önce Adana'ya bir gazeteci olarak gelen Reşat Enis, (Aygen)'in büyük coşkusunu ve bu coşkunun "Toprak Kokusu" adlı romanına yansımasını düşünürsek, Çukurova'nın sanat ve sanatçılar açısından ne denli önemli olduğunu daha iyi kavrarız. Yaşar Kemal'in romanlarına yansıyan söylencelerin kaynağıda yine bu topraklardadır, "Yılanı Öldürseler" adlı romanı okuyan herkesin kafasında "Şahmeran" söylencesi ve ona bağlı olarak "Yılan Kale" söylencesi canlanır. İnce Memet ve Karacaoğlan da birer söylencedir. Yaşar Kemal'in "Üç Anadolu Efsanesi"nden biri zaten Karacaoğlan'dır. Bence Karacaoğlan bir şair değil, bir şiir geleneğidir. Halk şiirimizdeki maddi aşk ve cinsellik geleneğidir. Tıpkı tasavvuf geleneğinin Yunus; başkaldırı geleneğinde de Pir Sultan olduğu gibi.

Benim "Çukurova Çeşitlemesi" adlı kitabıma gelince, gerçekten bir çeşitleme. Bir yanda her özlemi bir yağmurla başlatan ve zakkum çiçeklerini nehirleştiren doğa; bir yanda "Açlık denizlerinden ağlarla çekilmiş dilsizliğin ve çaresizliğin yurtsuzları".

Yani insanlar...
Düşlerde köpüren umut ırmaklarında
çağlamak adına kurumanın yurtsuzları
Dallardan kopup savrulmanın yurtsuzları.
Bir yanda işçi pazarları, uykusuzluğu değişen vardiyalar, bir yanda tanrılaşmış yağmur ve nehirler, bir yanda tanrıçalaşmış toprak ve koruluklar. Bir yanda aşklar, bir yanda verilmiş ve verilmekte olan kavgalar. Kısacası tam bir çeşitleme.

Amacım eski bir tartışmayı gündeme taşımak değil, ancak şiirlerinde folklorik ögeler oldukça fazla. Folklorla şiirin ilişkisi nedir, ne olmalıdır? Yıllar önce Cemal Süreya "Folklor şiire düşman" demişti anımsarsın...

Folklor, şiir için de, diğer sanatlar için de bir kültür kalıtıdır. O ögelerle aynılaştığı zaman şiire düşmandır. Ama o ögelerden yararlandığın zaman yeni renkler ve yeni sesler yakalama açısından önemli bir kaynaktır. Şiirimizde bunun çok başarılı örnekleri de vardır. Ahmed Arif, Cahit Külebi, Melih Cevdet Anday... Hepsinden önce de Nâzım Hikmet folklorik ögelerden başarılı bir biçimde yararlanmış şairlerdir. Folklorun şiire düşman olduğunu söyleyen Cemal Süreya "hem kendisi hem de işlevi büyük yapıtların ortaya çıktığını" söylemektedir. Üstelik yıllar önce söylenen bir söz o dönemin koşullarına göre gerekli olabilir. Hatta söyleyenin başka sözleriyle de çelişmiş olabilir. Folklor her zaman iki katlı bir olgudur. Bir yaratan kesim bir de yararlanan aydın kesim. Bunlardan birini diğerine düşman saymak, hem bir geleneği, hem de bir bilimi yok saymak olur.

Yöresel 'ağız' dan evrensel 'ses' e ulanıyor uzun soluklu şiirlerinde. Bazen, "Çay kırmızı bakıyor zeytin kara" ve "Birden çatlar göklerin mavi bağrı" gibi doğa devinimleri içeren dizeler şaşırtıyor okuyanı. Anadolu nehirleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla dile geliyor adeta. Başta Toroslar, Çukurova, Dicle, Fırat ve arası (Mezopotamya) tarihiyle, trajik çelişkilere sahne oluşuyla söyleminde yankı buluyor. Elazığ doğumlu olmanın dışında, toplum ve gerçek sorunsalı dışında, coğrafyanın ve tarihin (kısmen mitolojinin de) şiirine nüksedişi nereden, neden kaynaklanıyor diye sorulsa yanıtın ne olur?

"Coğrafyanın ve tarihin (kısmen mitolojinin de)" değil; önce mitolojinin, ona bağlı olarak dinlerin ve dinler tarihinin, sonra coğrafyanın ve tarihin şiirlerime nüksedişinin kaynağı, insanlığın gerçek tarihinin mitoloji olması. Tek tanrılı dinlerin, mitolojik dönemlerdeki inançların bir devamı olması. Bizim gibi rönesansı yaşamamış doğu toplumları, Adem'in ilk insan olmadığını, Havva'nın üçüncü kocası olduğunu bilmesi gerekir. Çanakkale'de, tek tanrılı dinlerden önce Meryem gibi en az yirmi tane kutsal bakire var. Hepsi de tanrılardan biriyle yatmış. Ama asıl önemli olan o çağlarda Antik Anadolu'da gelişmiş olan bilim, Bugünkü uygarlığın temelini atan bilim. 21. yüzyıla girmiş bir toplum olarak, yüzde doksan sekiz olarak bilimsel düşünceden yoksun olduğumuzu sanıyorum.

Toplumcu bir şairsin. Günümüzde yazılan ve bireycilikle, benmerkezcilikle suçlanan "genç şiir"le ilgili düşüncelerini öğrenmek isterim.

Bu konuda öncelikle bir kavram karmaşasına açıklık getirmek gerektiğine inanıyorum. Toplumculukla toplumcu gerçekçilik ya da eleştirel gerçekçilik çoğunlukla birbirine karıştırılıyor. Kimi zaman da toplumcu -gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik karıştırılıyor. Ben toplumcu -gerçekçi şiir anlayışını savundum ve savunuyorum.

Bireycilikle ve benmerkezcilikle suçlanan şiire gelince, böyle bir şiiri suçlayan kaldı mı bilmiyorum. Tam aksine böyle bir şiirin özendirilmesi, öne çıkarılması ve egemen kılınmak istenmesi söz konusu. Üstelik bu şiir genç de değil. Elli yıldan beri var olan bir şiir. Toplumcu gerçekçi şiir ise yeni bir gericilikle suçlanıyor. Şiirin özünü sözcüklerin kuşatıp 'yok ettiği, biçimsel ögelere ağırlık veren; imge adına imgelerin boğulduğu, kapalı şiir adına çıkmaz sokaklara varan, bulanık sulara dalan ve bireysel duyarlık adına bireyi zembille indirip arzın merkezi sayan şiir anlayışı göklere çıkarılıyor. Bu tür şiirlerde önemli buluşlar ve konular olsa bile, zoraki kurulan dizeler özü kemirdiği için yaşamda karşılığını bulan bir söylem yoktur. Bu nedenle kendi arkadaş çevrelerinde bile okunmayan bir şiir, günümüzde "saf şiir" adına savunuluyor. Bu şiiri Okumayan gençlikse cahillikle suçlanıyor. Durum böyle olunca da şiir kitapları olmadığı halde şiir klipleri olan televizyon şairleri, üniversite gençliğimizin şairleri oluyorlar. "Ben sevdim mi adam gibi severim" diyerek şiirsiz şairliklerinin tadını bol bol çıkarıyorlar. Okunmak için şiir yazmayan şairlerimiz ise dar bir çevre tarafından sürekli alkışlanıp ödüllendirildikleri halde toplum içinde şair olduklarının bile farkına varamıyorlar. Bu yüzden de Türkiye dışında, özellikle de Amerika'da kendilerine şiirleşecek şiir arkadaşları uydurup, onlar aracılığıyla şairlik duygusunu yaşamaya çalışıyorlar. Çalışsınlar bakalım.

İlk baskısı 1989'da yapılan Rüzgârla Bir adlı kitabında lirik tını belirginlik gösteriyor şiirinde. Özellikle "Ciğer Parem" ve kitaba adını veren "Rüzgârla Bir"de, Adnan Yücel'in hak, hayat, (adalet) kavgasına endeksli toplumcu söyleminden oldukça farklı 'ses tonu' yankılanıyor. Okur beklenmedik bir duygu dalgalanmasına itiliyor, dense yeridir. Sanki az bilinen, hakkı yenmiş şiirler diye tanımlanabilecek türden örnekler. Bu saptamaya eklenecek başka şiirlerin de var kuşkusuz, ama toplumun dertlerini deşip, devrimci davayı öncelerken, "tüh, bireyi ıskalamışım" kaygısı taşıdığın oldu mu? Bu bağlamda söyleyeceklerin, özeleştiri, sitem... "Çok lifli bir düş urganıydı zaman" dizesi sorduruyor soruyu daha çok, şiir kahramanınla yüzleştiğin anlar vardır, ne dersin?

Hiçbir şairin bireyi yadsıdığını sanmıyorum. Bireyi yadsımak bir bakıma toplumu ve toplumsalı oluşturan ayrıntıları yadsımak olur. Önemli olan, bireyi toplum dışında, gökten zembille inmiş gibi toplumsal sorunlardan uzak, doğaya ve yaşama aykırı bir varlık gibi de almamaktır. Yalnızca "Rüzgarla Bir" ve "Ciğer Parem" adlı şiirler değil, bu biçimde yirmiden fazla şiirim var. Söylediğiniz anlamda en çok ilgi, toplayan şiir ise "Çukurova Çeşitlemesi" adlı kitaptaki "Suskunum Sana" ve "Savrulur Gider" adlı şiirler oldu. "Yanaklarına Şiir Zamanı" ve "Gülleşin Kapıları" adlı şiirleri de saymak gerekir.

"Tüh bireyi ıskalamışım" kaygısı taşımaktan çok, bireylerdeki devrimci romantizmi fazla abarttığımı düşündüğüm olmuştur. Bu kaygıdan kurtulmak isteyince de bireyin doğal duyarlığı zaten öne geçer. Aynı zamanda şiir kahramanlarımla yüzleşmeyi de getiriyor. Bu yüzleşme çoğu zaman şiir kahramanlarının eleştirisine dönüşüyor. Ama, umutlar yitirilmeden.

Seyir defterinde neler var? Neler yazıyorsun şimdilerde?

-Şimdilerde şiirle birlikte daha önce yayımlanmış olan düzyazılarla uğraşıyorum. Mitolojik çözümlemeler ağırlıklı yazarın oluşturduğu bir kitabın hazırlığı içindeyim. Bu tür çözümlemeler, düşüncelerimize vurulan zincirlerin ve
prangaların oluştuğu demirin maden ocaklarını ortaya koymak açısından çok önemlidir.. Dinler tarihi değil, insanlığın sorunu, gerçek tarihi yani, geçmişteki geleceğimiz...


Yaygın bir okurun var. Bestelenen, dudaklarda gezinen birçok şiirin. İnsanın kendi şiirini şarkı halinde dinlemesi nasıl bir duygudur?

Bir şiirin yaygın bir okur kitlesinin oluşmasını, her şeyden önce o şiirin yaşamda karşılığını bulması ve benimsenmesi olarak görmüyorum, ama benim çok yaygın bir okurum olduğuna da inanmıyorum. Bestelenen ve dudaklarda gezinen birçok şiirimin olduğu doğru. Bu durum kimilerine göre şiir adına üzücü, kimilerine göre de sevindirici. Bence hiçbir şiir bestelensin diye önceden yazılmaz. Şiirin taşıdığı senfonik özellikler yazıldıktan çok sonra müzisyenler tarafından yakalanır ve şiir bestelenir.

Uç bir örnek verecek olursak; Paul Eluard "Özgürlük" adlı şiirini kimse bestelesin diye yazmamıştır. Ama ölümünden yıllar sonra Zülfü Livaneli Türkiye'de bestelemiştir. Kim bilir, aynı şiiri kaç ülkede kaç müzisyen daha bestelemiştir. Şiirin bestelenmesi, ülkemizde o şiirin yaygınlaşması açısından da çok önemli. Çünkü biz az okuyan; ama çok dinleyen bir toplumuz. Nâzım'ın deyimiyle koyun misali, Bir şiiri on yılda kitaptan on bin kişi okur. Aynı şiiri kasetten bir haftada yüz bin kişi dinler. Kendi şiirlerim (şarkı halinde dinlerken bende uyanan duygular, dinlediğim yere, zamana ve koşullara göre değişiyor. Örneğin, bir gecede, şarkının nakarat bölümünü müzisyenlerle birlikte on bin kişi bir ağızdan tekrarlayınca içim içime sığmamıştı. Ama başka bir yerde şarkının yarısından sonra sözlerin bana ait olduğunu anlamıştım.

İki 'nehir şiir' kitabıyla birey- toplum -dünya sancılarının destanını söylüyorsun. Tarihin akışından kesitler içeren sözsel peyzajlar sunduğun da öne sürülebilir. Genelde, halk şiiri atmosferinde bir söylemin egemen kılındığı yapı, kâh ağıt, kâh kahramanlık ögelerine göndermelerle sayfalarca sürüyor. Bazı dize kümeleri bilinçli olarak yineleniyor. Örneğin:
Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek
Şöyle bir soru takılıyor akla; acaba şair bazı dizelerin ağırlığına, vurgu gücüne daha çok mu bağlanıyor, bağlıyor okurunu?

Sizin de belirttiğiniz gibi birey -toplum -dünya sancıları işleyen nehir şiirlerde yaşamsal önem içeren çarpıcı dizeler ya da dize kümeleri ön plana geçebilir. "Bitmedi daha sürüyor o kavga Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek" böyle oldu. Buna, okurun bazı dizelerin vurgu gücüne bağlamaktan çok, ortak ütopyanın dile getirilişinde, kitlelerin ortak sesini yakalamış olmak diye yaklaşmak daha doğru olur kanısındayım. Çünkü, o şiiri yazarken okurların değil, benim o dizelerin vurgu gücüne bağlanmam söz konusu. Dokuz bölümlük tek şiirin her bölümünün bu dizelerle bitmesinin elbette bir amacı var. Bu amaç da dizelerde zaten vurgulanıyor. Bütün olay geniş okur kitlelerinin de bu dizeleri benimsemiş olmasıdır.

Anadolu bir kültürler mozayiği. Binlerce yılın bizlere sunduğu bir armağan. Şiirlerini okurken daha bir farkına varıyor bunun insan. Urartuların, Medlerin, Osmanlıların ayak sesleri duyuluyor. Ermenilerin, Kürtlerin, Türk ve Arap halklarının çığlıkları, çan ve ezan sesleri, inleyen, uğuldayan binlerce keman, tet... Şiirlerin tam anlamıyla bir barış bildirgesi. Sen de bir elçisin, barışın, kardeşliğin elçisi: Şiirinin, modern Türkiye şiirinin işlevi bu mudur, bu mu olmalıdır?

Anadolu bir halklar ve kültürler denizidir. İnsanlık açlık içinde kıvranırken, binlerce yıl önce Fırat kıyısında dünyanın ilk barajının kurulması, suların topraklara ve bahçelere akıtması geliyor gözlerimin önüne. Tahıl silolarının dolması, karınların doyması, çocuklarını emziren anaların memelerine süt yürümesi geliyor gözlerimin önüne. Sonra boğaların evcilleştirilerek öküz gücünün tarıma katılması ve öküzün kutsallaşması geliyor. M.Ö. 546 yılında Knidos tepesindeki gözlemevinde yıldızları inceleyen Teodoksa geliyor. Çanakkale'de yıllarca süren Troya Savaşları, tanrıların fink attığı Olimposlar, kurban törenleri, üretenler ve üretileni yağmalayanlar geliyor. Sonra Homeros, Herodot...İonya, Karya, Frigya, Ligya, Sparta uygarlıkları. Bu uygarlıkları yok eden Pers ve Med saldırıları. Sonra bin yıl süren karanlık. Bin yıl sonra küllerin arasında bulunan rönesans kıvılcımları. Batı uygarlığını bugüne taşıyan kıvılcımlar.

Kısacası Anadolu, bütün dünyada uygarlığın beşiği olarak kabul edilen bir bölge. Ahmed Arif'in deyimiyle "Beşikler vermiştir Nuh'a, salıncaklar, hamaklar vermiştir. Havva anamız Anadolu'nun yanında dünkü çocuk sayılır". Çok doğru. Çünkü, Adem babamız da öyle. Hatta dört kitabımız ve dört dinimiz de öyle. Anadolu'nun yanında dünkü çocuk sayılırlar.

Anadolu'da yalnızca çan ve ezan sesleri değil, su ve toprak, ateş ve hava sesleri de var. Şiirin bütün bu kültürel zenginliklerden etkilenmesi doğaldır. Ama şiirin arasında barış ve kardeşlik bildirgesi olabileceğine inanmıyorum. Sadece etkileyici bir sanat olabilir. Ama şairlerin kültürler arası elçi olmaları gerektiğine inanmıyorum.

Eleştiri konusu ülkemiz edebiyatının, (en çok şiirin mi demeli?) büyük gediklerinden, bedensel ağrılarından, arızalarından diye biliniyor. Genel kabul öyle. Senin şiirine yöneltilmiş (olumlu veya olumsuz) eleştiri var mı, etkilendiğin, 'feyz aldığın' ? Eleştiri ne kadar etkiledi seni? Daha doğrusu otuz küsür yılda eleştiriyle aran nasıldı? Şiir dünyamız Adnan Yücel şiirine nasıl yaklaştı? Okur ilgisiyle yeterince göstermiş gibi tavrını, kitapların ikiden çok basım adedine ulaşmış, bir tanesi altıncı baskıya... Nasıl değerlendiriyorsun şair -okur -eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliğini? Sanırım şairlerin kesintisiz kanayan yarası bu, neler demek geliyor içinden?

Benim şiirime 1979'dan beri yöneltilmiş ve yöneltilen hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler oldu ve oluyor. Hasan Hüseyin, Mehmet Yaşar Bilen, Metin Demirtaş, Rıza Zelyut, Mehmet Aydın, İsmail Gençtürk, İsmail Gümüş bunlardan bazıları. Biçim, öz ve şiir dili bakımından hemen hemen bunların hepsi görüş bildirmiştir.

Otuz küsur yılda eleştiriyle aram hep iyi oldu. Olumluları da olumsuzlarıda sevdim. Yapıcı olmasını gözettim. Ancak bu otuz yılın on beş yılında eleştiri yok. Benim şiirim gibi şiirlerin görmezlikten gelinmesi gerçeği var. Böyle bir ortamda en güzel eleştiriyi okurlar yapıyor. "Şair -okur -eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliği" çok ilginçtir. Şaire, okura, eleştirmene ve bunların düşünceleriyle yaşadıkları dönemlere, toplumsal koşullara göre her şey değişir. Sovyetlerdeki parti diktatörlüğü çökmeden önce her şair Asım Bezirci'nin eleştirisini almak için çırpınırdı. Şimdi Asım Bezirci'nin olumlu değerlendirdiği şiirler okurlar tarafından unutulsun diye büyük çabalar harcanıyor. Bunun en çarpıcı örneği olarak Ozan Telli'nin şiirini anmak istiyorum. Sizce de büyük bir haksızlık değil mi?.

Sayın Osman Şahin, Sayın Hüseyin Ferhad ve Sayın Hilmi Haşal'a bu röportaja katkılarından dolayı teşekkürü borç bilirim.


* Çetin Yiğenoğlu tarafından yapılmış bu söyleşi Cumhuriyet Gazetesinin 17 Mayıs 2001 tarihli kitap ekinde yayınlanmış ve o  günlerde adanasanat.com'a aktarmıştık. Artık aramızda olmayan Adnan Yücel'i hatırlatmak amacıyla bu söyleşiyi buraya aldık. Bu söyleşi Adnan Yücel'in amansız hastalıkla boğuştuğu zaman diliminde yapılmıştı ve aradan 15 ay geçtikten sonra yaşama gözlerini yummuştu.


13 Haziran 2010 Pazar

Arşivden : Adanus Mektupları - İKİNCİ MEKTUP : “Fısıltı Bahçesi...”

Yapılan, edilen her şey ama her şey, saniye, hatta salise sonra 'mazi' oluyor. Artık geçmiş oluyor, yani kişinin 'anı' hazinesindeki yerini alıyor. O nedenle her iş, her eylem başarılsın ya da başarılmasın, bir sonraki an'da eskiyor. Yapılan iş dendikte, şimdi şu yazılan tümce, satır, sözcük, dahası son virgül, 'geçmiş zaman'dır ve 'tarih'e aittir. Kişinin özel tarihine, yaşamındaki 'mahrem' yere kalır. Nesneleşir. Kaleme alındığı şu anda; (pardon; klavyelenip ekrana yüklendiği, son hamleyle "save" tuşuna basıldığı anda) benim için 'iş' bitiyor. Anılara katılıyor. Bu satırları okuyacak kişi veya kişiler içinse iletişim aracı, düşünme gerekçesi, fısıltı malzemesi oluyor. Bir şey daha, eğer bilgisayar hazretlerinin kalbi sekteye uğrar da elektronik bozguna, 'hard disk' çöküntüsüne toslarsa, üzerine soğuk (buzlu-rakılı) su içilir ancak. Kahır suyu diyorum öylesi içilene. Zira, virüs belası ve sistem çökmesi, birkaç kez başına geldi şu garip öğrencinin. Günlerce ateş suyunun tesellisine terk etti kendini. Sonra da eskizleri, müsveddeleri aradı çöp bidonlarında ki yeniden dizgisini yapabilsin. Ne kadar yapabildiyse tabi.

Neyse, dönelim esas konuya: Şimdi şu andan itibaren söylenecek (yazılacak) şeyler birazdan güncelliğini yitirecek efendim. 'Günce'lik ya da 'günlük' notlar mı denir, 'demin' halleri ya da 'dünlük' mü daha uygun düşer, bilemiyorum. Adnan Yücel hocanın, "Toros Güncesi" ilginç bir örnek; "Lül" dergisinin günlük türünde sunduğu, değerli bir çeşnidir. (Lül’ün ilk üç sayısına bakarak, yazısı, yani yıldızı parlama belirtileri gösteren ürün ve imzalardan üçünü söyleyeyim unutmadan: Özlem Eraslan, İlhan Kemal Kaplan ve Kusey Tangüler. Bir de Doğan Can’ın yeni ürünlerini gözlüyorum.) Günlük yazısı, yiten güncelliği barındıran, koruyan ve tarihsellik bağlamıyla yarına, bugünün yaşanmışlık belgesi olarak taşıyan edebi türdür. İşbu "Adanus Mektupları" da günlük kadar olmasa bile, bir nebze güncel yaşanmışlığı aktarmayı amaçlıyor, yarınlara denemese bile, bir sonraki aya. Öyleyse, Ezel'in günlüğü diye de nitelenebilecek mektup, günlük türünün kaplama/kapsama alanına hafifçe dokunarak, 'an'ı saptama, belgeleme denemesi sayılabilir. Günlük-mektup örtüşmesi veya karışması nedeniyle bağışlasın büyüklerim; sonuçta her ikisi de iç dökmedir...

"Adanus Mektupları" hakkında bir paragraflık daha zorunlu açıklamadan sonra, olaylara, konulara, ürünlere, yani yaşanmışlıklara geçeceğim; izninizle. Yazmak, bir bakıma an'ı mürekkebe batırmaktır. Bir adı da klavyelemek; dosyayı oluşturmak, kaydetmek ve ilk çıktıyı alıp düzeltisini yapmak, daha önce de değindiğim gibi... Sonra, tekrar aynı şeyi, evet aynı şeyi, bazen yedi sekiz kez tekrarlamak; çıktı alıp okumak ve düzeltmek. Ancak son hali 'olmuş' denebilecek kıvamdaysa e-posta yoluyla adanasanat.com’a, Memik Yanık’a göndermek, kalmaktadır geriye. 

Bir ay boyunca, el yazısıyla düşülmüş okuma notları, metnin tabanıdır. Notların elden geçirilme, yazıya dönüştürülme serüveniyse okurla paylaşılandır. Vurgulamakta yarar var: ‘Adanus Mektupları’, adanasanat.com kaynak gösterilmek koşuluyla, yayımlamak ve/ya yararlanmak üzere edebiyat sanat dergileriyle site ziyaretçilerine sunulmaktadır. Daha açıkçası, yayım konusu adanasanat.com editörüne bırakılmaktadır. Bu satırların yazarının kim olduğuysa önemli değil. Kaldı ki fısıltı iyidir, eğer hiç kimseye zarar vermezse. Naçiz edebiyat çırağı için tadına doyulmaz bir eğlencedir, sitenin sağladığı olanak; okuyandan okumayanlara yayılan bir fısıltı ağı oluşturulması. Hem, yazdıklarının merak edilip konuşulmasından kim hoşlanmaz ki? Yukarıda e-posta adresim var, ama dergisini, kitabını iletmek isteyeceklere, ‘reel’ adresimi arz ediyorum :

Ezel Balkan
(Memik Yanık eliyle)
Cemal Paşa Mah. 3. sokak,
Rona Apt. No. 15/11
Tel. 0322 - 459 71 80 Seyhan/ADANA.


Mayıs ayı süresince kent bulvarlarını, cadde ve sokaklarını, pasajları, kitapçıları, kaldırım sergilerini, sanat galerilerini dolaştım. Eski-yeni, ne var - ne yok not aldım. Zavallı birkaç orta yaşlı kent insanı, anketçi-istatistikçi sandı herhalde ki soru bekleyen şaşkın yüz ifadesiyle suratıma baktı. Normalde suratım pek öyle bakılası karizmaya sahip değil, dikkatle bakmayı gerektirecek kusur da taşımıyor. Tipik bir öğrenci, geçkin öğrenci nasılsa öyle; biraz öfkelice, biraz sorgulayıcı, yani meraklı, zararsız bir yüz işte. 

Yeni kitaplara, edebiyat sanat dergilerine odaklanıp geçirdim zamanımın çoğunu. Bazı şiir-öykü-deneme sitelerini de ziyaret etmişliğimi söylemeliyim. Adlarını sıralamaya kalksam epeyce yer tutacağı için geçiyorum. Birkaçını anıp ayrıcalıklı kılmak da haksızlık olur. Ama dileyen herkes, herhangi bir, www.(...).com'daki 'arama' yolundan (motorundan) "edebiyat", "şiir" veya "edebiyat sanat", "dergiler" vb. tanımlar girip yolculuğa çıkabilir. Ancak kişinin, bulduğu büyülü dünyanın içinde kendini kaybetme tehlikesi vardır, uyarması benden.

Yayın hayatını sürdüren, aylık veya iki aylık kültür sanat, edebiyat, şiir ve eleştiri dergilerinin çoğuna ulaştım. Bazıları da bana ulaştı. Onlardan, (iyilerden) söz etmek boynumun borcudur. Madem ki edebiyat, eleştiri, şiir heyulası işine bulaşmışım, bari edindiklerimi paylaşayım diye çabalıyorum. Beynim, dilim yettiğince.

Sanat, edebiyat dergilerimiz, Varlık, Kitap-lık, Akatalpa, Virgül, E, Edebiyat ve Eleştiri, Kum, Kül, KavramKarmaşa, Üç Nokta, Islık, ŞiirliÇıkın, Adam Sanat, Lül ve Yom. Arada erişemediğim ya da gözümden kaçan dergiler var tabi. Ad sıralama işi sıkıcıdır, çünkü unutmamak, atlamamak elde değil. Buna rağmen 'ön tedbir' olarak, karışık düzen not ettiklerimi aktarıyorum. Sadece onları gördüğüm sanılmasın. Son cümledeki tedirginliğin, zorunlu açıklamanın, bir tür kusura sığınma (ya da sıvışma taktiği) gibi algılanma tehlikesi yok mu? Var ama önleyecek ne yapılabilir ki : İnsanlık hali; gücenecek, gocunacak değilim.

Zengin içeriğiyle, haz alınarak okunan, insanın yüreğinde ve beyninde kıpırdanmalara yol açan ürünler var, adını andığım dergilerin her birinde. Dikkatimi çokça çekmiş, göz yordamıyla mimlenmiş şiirin, öykünün veya denemenin, incelemenin zikredilmesi farzdır. Tümcelerimi o minvalde kurmaya özeneceğim.

Önce Virgül dergisi Nisan 2002, 50. sayısındaki öykücülüğümüzün, günlükçülüğümüzün kilometre taşlarından Tomris Uyar'la yapılmış söyleşiye dikkat çekmek isterim. Geçmişte, (1960'lı yılların ortalarında) Cemal Süreya ile Papirüs dergisini çıkarırken belirledikleri yayın politikasını anımsıyor. Paylaşıyor: Dergilerin işlevi ne olmalı, kimler öncelikle yayımlanmalı, iyi ürünleri ıskalamaktan, haksızlıktan nasıl kaçınmalı ve nasıl en iyi biçimde değerlendirmeli. Parlayan yeni imzaları edebiyata nasıl kazandırmalı? gibi soruları temel sorun edinerek Papirüs'ün yaşamına yön bulduklarını anlatıyor. Dergi yayımcılarının, yöneticilerinin ilke belirlemede yararlanacakları, altı çizilesi sözler. Önemli bulup derkenar düşmüşüm. 

Söz konusu söyleşiden ilginç bir ayrıntıyı daha yakalayacaktır okuyanlar: sanat yapıtı üretilirken, yaşanan (başa gelen) "aydınlanma anı" hakkındaki savı... Ayrıca, yorumlanması gereken çok özel 'hal' ile ilgili, Milliyet Sanat dergisinin Mayıs sayısındaki, (Virgül'deki söyleşiyi de kaynak gösteren); "Tomris Uyar ve Adalet Ağaoğlu'ndan yola çıkarak sanatta yaratıcılık üzerine... Aydınlanma Anı" başlıklı Halûk Sunat'ın yazısı dikkate değer. Söyleşiyle karşılaştırmalı okunmalı bence. Özellikle; "yaratım sürecinde esin mi emek mi önemli ve/ya ağırlıklı yer tutar?" sorusunu sıkça soranlarca okunmalı. Sanatçı, (şair, öykücü, romancı, besteci, ressam) kişinin "aydınlanma anı" irdelendikçe, nice hoş yanıtlarla karşılaşıldığını, karşılaşılacağını bir kez daha düşünmekte yarar görenlerdenim. Olağanüstü zengin konulardandır mucize süreç; yaratım halleri.

Mayıs 2002 dergilerinden, 'göz kamaştıranlar' diye seçtiklerimi anarak sürdüreyim uğraşımı. Pek doğaldır ki benim beğeni kıstasıma göre 'göz kamaştıranlar' diyorum. Vurgulamak elzemdir ki beğeniler ortak ya da benzer olamaz. Beğeni için standartlar belirlenmemiş henüz! O nedenle zevkler ve renkler hâlâ tartışılamıyor. Görece olan, herkes için görecedir ne de olsa...

Varlık, E, KavramKarmaşa ağırlıkla, (bazı dergilerse kısmen) Filistin’deki kanlı işgali kınayan ürünlere ayırmışlar sayfalarını. "Hepimiz Filistinliyiz" sloganıyla tepki göstermişler ki katılmamak mümkün değil. Filistinli şairlerden çeviri şiirler, denemeler yayımlanmış, dikkat çekecek biçimde. Savaşın, öldürmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Cana kıymanın savunulur yanı düşünülemez. İnsanlık, insancıllık (hümanizm) mazlumun yanında durmayı zorunlu kılmaktadır. Öldürmeye, kıyıma, zülme karşı...O yeter, sanatçı duyarlığı/sorumluluğu taşıyorum diyene. KavramKarmaşa dergisinde, İbrahim Berksoy benzer duygu ve düşünceleri paylaşıyor okurla. Beynine, yüreğine ve diline sağlık diyorum. Adını anmışken, derginin 24. sayıya gelmişliği ve 48. sayıyı hedeflediğini beyan etmesi harika. Dolayısıyla, başarılı yolculuğunun sürmesini dileyecektir her edebiyat sever. Alaattin Topçu'yu, Halim Şafak'ı ve öteki emeği geçenleri içtenlikle kutlamak isterim. KavramKarmaşa’nın mayıs-haziran sayısında, Adana'da yaşayan Hüseyin Ferhad'ın şiiri üzerine kapsamlı deneme-inceleme yazısı var. Söz konusu inceleme Adana'da 'mukim' bir başka edebiyat kişisi Hilmi Haşal'ın kaleminden. Ayrıca, dergideki iki şiire dikkatle bakılmalı; Hayati Baki'ye ve Alaattin Topçu'ya ait şiirlere. Bir de Hayri Kako Yetik'in 26. sayfada başlayıp 30. sayfada biten yazısı mutlaka okunsun isterim. Şiir sorunları üzerine öylesi derinlikli yazı ender üretiliyor günümüzde.

Kum dergisinde, Tuncer Uçarol'un (Ankara'daki Adana'lılardan birisi) "Dergilerdeki Şiirler" başlığı altında sürdürdüğü 'şiir okuma' yolculuğu, şiire ve şaire sevgiyle yaklaşma örnekleriyle dolu. Kaçırmayın derim. Dergideki şiirler sımsıcak. İki tanesini titizlikle okumayı unutmamanızı dilerim; Celal Soycan'ın "ev geri alınıyor"u ve Seyyidhan Kömürcü'nün "su şehri"ni.

Varlık dergisi yine başucu dergilerinden bu ay. Şiir, deneme, tanıtım, zengini diyebilirim. Nezihe Meriç'i, Buket Uzuner'i, Altay Öktem'i, Metin Cengiz'i tiryaki sabırsızlığıyla, küçük İskender'in yazılarını şaşkınlıkla, 'Edebiyat Komiseri' "Krimonolog Dr. Kemal Şahingözlü"nün sayfalarını eğlenerek okudum. Metin Celâl'in, "aşınır yorgunluğumuzda anlam, yol uzar" dizesiyle biten "becayiş" şiirini, Yücel Kayıran'ın; "insan hayallerine benzemez/yerinden oynamış nara benzer!//Adım neydi unuttum, kime benzer!" dizeleriyle biten (anlatıcı şiire örnek gösterilebilir) "nar" adlı şiirini zevkle okuduğumu belirtmeliyim. Öteki şiirlerin de hakkını teslim ederek elbette.

Yom, genç ve şık bir dergi. Yeni (6.) sayının yazıları, şiirleri ilgiyi hak ediyor. Hele, "Anlatıbilimsel Açıdan Öykü ve Olay Örgüsü" başlıklı Yörükhan Ünül'ın yazısı, öncelikle öykücüler olmak üzere, 'yaratı' külhanında hayat arayan, bütün çilekeşlere 'merhem' gelecek deneme metnidir, diyebilirim. Sayının iki şiiriyse, Hatice Asiltürk'ün "Düşüş" ve İmam Demir'in "Yutkunamayan Bilge"si. Yom'u daha da sevdim onlarla.

ŞiirliÇıkın, adı üstünde; şiiri hayatın besin nesnesi kılmış. Sözü, yol nevalesi diye özümseyen gayretin ürünü. İhsan Tevfik kotarıyor, Silivri'den... Mayıs sayısında, Ahmet Erhan, Hüseyin Peker, Yılmaz Arslan başta olmak üzere sevilecek şiirlere yer vermiş. Hilmi Haşal’ın “Şiirin Kor Kıyısı” adlı kısa kısa deneme dizsi (95-100) sürüyor. Dimağınızda ve damağınızda şiir tadıyla birkaç zaman yaşamak isterseniz, buyurun çıkından; Şiirin Halil İbrahim sofrasından.

Edebiyat ve Eleştiri, 60. sayıyla 10. yılını kutluyor. Biz de kutluyoruz, diyorum okurları adına. Turgay Kantürk'ün, "ay!.. içim."i, Hüseyin Ferhad'ın "Şimdi Kalkıp Ona Gitsem"i ve diğer imzalardan okuduğum şiirler, şiir adına sevindirdi beni. Siz de sevinin derim. Kuramsal metinler, inceleme ve denemelerle de doyurucu bir dergiyle hasbıhalde bulacaksınız kendinizi. Ahmet Yıldız’ın yönettiği iyi dergilerimizden birisi bence. Bayilerin önünden geçerken aklınızda bulunsun derim. 

Akatalpa, Bursa'dan Türkçe'ye katılan şiir yüklü edebiyat dergisi, mayısta 29. sayısına ulaşmış. Sayfalarını, Tahir Abacı, İhsan Üren, İlyas Tunç, Serdar Ünver, Hilmi Haşal, Mahmut Temizyürek, Hüseyin Peker, Ahmet Uysal, Şevket Apalak, Hüseyin Avni Cinozoğlu'nun şiirleriyle bezemiş. Sayının ağırlık eksenindeyse, 'liselerde okutulamayan edebiyat'; yazıları, Alper Akçam, Melih Elal ve Halim Hayal’den. Akatalpa'ya yakından bakın. İddialı başyazıya ve Ayşegül İzmirli'nin iğnelediklerine... Ufkunuz genişleyecektir; naçiz edebiyat heveslisinin düş bahçesi aydınlandığına göre, siz haydi haydi mutlu olursunuz.

Mersin'de çıkan Islık dergisi, Mayıs-Haziran sayısıyla sayfa adedini artırmış. Ne yazık ki geç edinebildim. Şairlerden ve şiirlerden söz edebilmek için içime sindirerek okuyacağım. Haziran mektubumda paylaşmayı umuyorum.

“E” kültür edebiyat dergisinin görsel tasarım özelliği hep albenili. Edebiyatımızdaki gündelik gelişmelerin nabzını tutma başarısı da gitgide ön plana çıkıyor. Görünen yadsınamaz. Yayımlanan ürünleri nitelikli bulmuşumdur. Mayıs sayısını sadece Elif Sofya'nın "Şaman" adlı şiirini okumak için bile olsa eline almalı, okurum diyen okur. (Özdemir İnce'nin, Hüseyin Ferhad'ın ve bilimum Şaman ustaların kulakları, pardon 'dizele'ri çınlasın; bir Şaman daha varlığını sezdiriyor işte!) E dergisi artık her ayın vazgeçilmezleri arasında. Sürekli yazanlar, zaten bilinen, sevilen kalemler. Adnan Özer'in tutturduğu maya, Hasan Öztoprak'ın titizliğiyle edebiyatımıza çeşni katmayı sürdürüyor. Buna gereksinmemiz var, sağolsunlar diyorum.

Kitap-lık dergisinin yarım tuğla kalınlığındaki yeni sayısını okumaya günler ayırmak gerekiyor. İçerik zenginliğine ek olarak, değindiği genel sorunlar nedeniyle ‘ağır’ bir dergi. Elimdeki mayıs-haziran sayısı da dopdolu. Seyhan Erözçelik'in şiirlerini, öteki usta işi ürünleri okuyanlar bana hak verecektir. Nasılsa herkesin kendi iyileri keşfedeceği ürün bolluğunda... Kitap-lık 'iyi edebiyat'ın gerekliliği üzerine kuruyor yayım politikasını. Bu sayının, 'editörün yazısı', 'iyi edebiyat'a kapılarının açık olduğunu anımsatıyor. Halbuki, ‘aktif’ yani etkin (tümünü okur varsayılan) yazar-şair cephesinden, sorun sadece kapı olamamalı kesinlikle. Birileri dert ediniyor ki yazma gereği duymuş editör. Yakınma konusu, eşiğin dışında bırakılan ürünler ve imzalarsa, üzücüdür çünkü yapıtı onaylayan zaman herkese eşittir. Bütün büyük dergilerin yayın-yönetim yeri, uzaktan izleyen yazar ve şairlere ulaşılmaz ‘sırça köşk’ göründüğü bilinir. Görüntü önyargısı yanlıştır, her ürün gönderecek kişi ince elenmiş ürünlerle çalsın Kitap-lık'ın kapısını, demeye geliyor mesaj.

Benzer konuya Üç Nokta dergisinin 2. sayısında da rastladığımı belirtmeliyim. "Turgay Fişekçi, Nevzat Çelik ve Hasan Öztoprak ile 'edebiyat ve erk' üzerine" başlıklı söyleşi, editörlükle yazarlık/şairlik ilişkisini, ayrışma ve örtüşmelerini tartışıyor. İstanbul'da yaşayanlar dahil, bazı yazar ve şarilerin bazı dergilerde, neden yer bulamadıklarına (ve büyük olasılıkla hiçbir zaman bulamayacaklarına) dair gerçekle yüzleşecektir okuyan. Turgay Fişekçi'nin sözlerini okuduktan sonraysa Adam Sanat dergisine neden şiir, öykü, yazı göndermemek gerektiğini anlayacaktır : "Daha çok her dergi kendi çevresinin ürünlerini yayımlamak için yayımlanıyor" sözleri başka yorum gerektirir mi? Evet, "Gerçek yaratıcılar erkleri kırabilenlerdir"... Doğru söze şapka çıkartılır!!! Öteki dergilerde de neden, "alışılmışın dışında isimlerle karşılaşılmamasının" yanıtını merak ediyorsanız ıskalamayın. Bu, yazan-yayımlayan çatışması, yeni değil. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de temel başağrısı nedenidir. Çünkü insanların toplum oluşturduğu her yerde otorite, erk vardır. İnsanoğlunun, bireyin, duyma-düşünme-üretme refleksleri, ötekine, topluma göre tepkidir, hayat belirtisidir. Daha ne denir bilmem ki? En iyisi sizi adı geçen yazı ve söyleşilerle baş başa bırakmak.

Yukarıda adı geçen dergiler arasında adıyla merak uyandıran üç dergi var. Benim gibi ad'lara takmış olabilecekler için, çözmeye, açımlamaya kalkıştım. İnsan, iflah olmaz hastalık derecesinde edebiyata bulaşmışsa araştıracak bir şeyler bulmaya görsün, dayanamıyor. Dergiler; Akatalpa, Lül ve Yom. Alfabetik sıraya göre ele aldım, öyle de açıklayayım, edindiğim bilgileri. Akatalpa; anayurdu Latin Amerika olan, ama Türkiye’de de bulunan, güzel kokulu, yaprakları geniş ağaç, "Katalpa"nın önüne "a" harfinin konmasıyla kazanılmış. İsim babası da önemli eleştirmenlerimizden, 72 sayı çıkmış Yeni Biçem dergisinin yayın yönetmeni, Bursa Edebiyat Günleri etkinliğini başlatmış ve yedi yıldır yürütülmesinde etkin rol üstlenen Ramis Dara imiş; adanasanat.com'dan öğrendim. (Alın size tarihi bir bilgi daha). Lül, eylül'den koparılma ikinci hece; üzümün şarap olma hali, olgunluk kıvamı, bağbozumu, şaraplık üzüm; bir de çok güzel ama birazcık 'oynak' (hafifmeşrep demeye dilim varmıyor ya, kırıtan, kösnül) çekici kadın anlamına geliyormuş. Yom dergisinin adı da : "Yom; Yörs. Uğur, talih, iyi haber. Yörs; Yom tutmak, uğurlu sayma". (AXİS 2000 Ans. Sözlük, Milliyet/Hachette, Doğan Kitap Yay. İst. 2000) anlamlarını içeriyormuş. Umarım yararlı olabilmişimdir. Süreli dergilerden üç tanesinin, adlarının ne anlama geldiğini henüz bilmeyenler için.

Adanus fısıltılarından tadımlık haberler aktarmadan mektubumu bitirmeyeyim diyecektim ki lafın epeyce uzadığını ayrımsadım. Kısa kesmek zorunda kalacağım, bağışlayın. Ortalıkta dolaşan tınılara kulak verip süzebildiklerimin birkaçını ileteyim giderayak. “Taş Mekân” merkezli sanatsal kan dolaşımı sürüyor efendim. Etkinlikler canlı, dedikodularsa capcanlı... Ziyaretçisi eksik olmuyor. Sanatçı kısmını ayakları hep Taş Mekân’a mı sürüklüyor ne? Bütün buluşmalar oradaymış. Adana’ya gelen konuklara “hoş geldin” ve “güle güle” kahveleri orada içiriliyormuş. Son aylarda öykücüler daha çalışkan galiba diyesi geliyor insanın. Neden mi? Söylem dergisinde, İstanbul özlemini konu etmiş, (nostalji masum ‘izlek’tir) ilginç bir kısa öykü okuyacaksınız. Yazarın içtenliğine şaşırmayın; Süreyya Köle tipik bir gurbet-sıla atmosferini, o hüzünlü gel-git halini anlatmış. Öyküyü seveceğinizi tahmin ediyorum. Öteki dergilerden de güzel öyküler okudum mayıs ayı süresince. Yeni yapıtlara gelince: Hilmi Haşal'ın Hera Şiir Kitaplığı Yayınlarından Yanık Söz adlı şiir kitabı nisanda çıkmıştı. Mayısta da Hüseyin Ferhad'ın Ekin Yayınlarından ikinci basımı yapılan Cennet Diye Bir Yer’i (anlatı) çıkageldi. Turan Altuntaş'ın, Est Yayın'dan Bu Bir Nutuktur’'u (öykü) ve Zafer Doruk'un, Bilgi Yayınevi’nden, Çal Dedim Klarnetçi Çocuğa (öykü) kitapları da yakın zamanda yayımlandı.

Çukurova'nın, yapışkan sarı sıcağı bastırınca, kentte ölü mevsim başlıyor. Her yıl yaşananlar yineleniyor sanki; Adanus halkı kenti boşaltıyor, yaylalara kaçıyor. Şimdiden hazırlıklar gözlenebilir. Yaz temizlikleri, halıların kaldırılması (balkonlara dikkat), yol öncesinin işaretidir. Horzum, Meydan, Tekir, Namrun vb. yayla yollarında trafik ağırlaşacaktır bu günlerde. Göçle ilgisi var mı bilmem ama Adanus'ta, bu sıcak kentte bir bolluk bereket kıpırdanması seziliyor. Yeni romanını matbaaya yetiştirmeye çalışanlar, şiirlerini, öykülerini kitaplaştırmak için çırpınanlar... Bir telaş, bir telaş ki sormayın. Bazı genç arkadaşlar da yarışmaya gönderdikleri dosyaların/ürünlerin ne denli dikkat çekeceğini, ödül alıp almayacağını merakla bekliyormuş. Heyecan elbette tatlı bir duygudur. Hele ödüller tam bir doping etkisi yapar yaratıcı ruh üzerinde. Kentin kültür-sanat-edebiyat labirentlerinden daha çok ve ilginç fısıltılar geçmiştir o kesin ama söylenenler dinleyenlerde kalsın, malum herşeyin fazlası zararlıdır. Üstelik yer de bitti, söze paydos demenin zamanı geldi çattı... Üçüncü mektupta buluşuncaya dek, gönlünüz sanatla kalsın, bol şiirli, bal şiirli olsun efendim. Sizi özleyeceğim.

Ezel BalkanAdana, Mayıs 2002