Sabit Kemal Bayıldıran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sabit Kemal Bayıldıran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2010 Çarşamba

Arşivden : Necatigil'in Nilüfer'i : Sabit Kemal Bayıldıran(*)

Nilüfer

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Kışken ilkyaz sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerden sararmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.

Bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık-
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

(Yaz Dönemi, İstanbul 1968, s.29)

Necatigil'in bu şiiri 1962'de İkinci Yeni'nin "Yeni dergisi"yle egemenliği iyice pekiştirmiş olduğu bir dönemde, İkinci Yeni'den uzak bir yapıda, anlayışta yazılmış olmasıyla dikkati çeker. Necatigil'in ilk şiirleri, kendini okuyucuya hemen veren şiirlerdir. Yaz Dönemi'yle başlayan dönemeçten Necatigil şiirinin gittikçe kapalılaştığı görülür. Bu olgunun II. Yeni'yle hiçbir ilişkisi yoktur. Kareler ve Aklar'ın özellikle "Kareler" bölümünde doruğuna çıkan bu " kapalılık", Necatigil'in şiiri yoğunlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Necatigil, şiirini yoğunlaştırırken, araya boşluklar bırakıp, okuyucunun şiire etkin katılımını amaçlar. Böylece, okuyucu, şiirdeki boşlukları kendine doldurarak şiiri yeniden üretir, zenginleştirir.

II. Yeni, imgelerin çağrışımına dayanan bir şiir anlayışıyla, okurdan okura farklı yorumlanabilecek bir şiir üretiyordu. Onlar, gerçek üstücülerin ruhsal otomatizminden çok, simgecilerin "farklı okunan" şiir anlayışının aşırıya vardırılmış bir biçimini aktarıyorlardı. Gerçi simgecilerin şiirlerinin iskeleti vardı ve her okuyucu şiir okurken, portresini bu iskeletin üzerine kuruyordu, iskelete kendi renklerini katıyordu. II. Yenicilerin bir bölümü şiirin iskeletini de kaldırdılar. İşte Necatigil'in II. Yenicilerden ayrıldığı en önemli noktalardan biri budur. Ayrıca Necatigil, okuyucunun şiirin şiirin içine girmesi için, okuyucudan bir birikim, bir çaba istiyordu. Oysa II. Yeniciler, okuyucunun sadece imgelemini harekete geçirmesini bekliyorlardı.

Simgeciler, "duygularını kapalı, bilmecemsi bir dille" anlatılırken, sezgiye dayanarak yazıyorlardı şiirlerini. Kullandıkları özgün imgeler okuyucunun yaşına, kültürüne bilgi birikimine göre çeşitli biçimlerde yorumlana biliyordu. Baudeleaire'in "göğün balkonları" imgesini çok değişik yorumlayabilirsiniz; ama "İçe Kapanış" şiirinin zlediği konusunda tüm okurlar birleşir.

Necatigil'in tutumu, simgecilerden ve II. Yenicilerden çok farklıdır. Gerek simgeciler, gerekse II. Yeniciler geçmişle bağlarını koparırken, Necatigil şiiri düne baka baka yazıyordu. Bu yüzden Necatil'in kapalılığını aşmak için bir çaba gerekir. Bu çabanın başında Türkçe'nin şiir serüveni çok iyi bilinmelidir. Hatta bu çabayı daha da ileri götürmek gerekir: Dünya şiirinin doruklarını da bilmek! Çünkü Necatigil bir sonuç, Türk ve Dünya şiirinin bir sonucu. Yaptığı göndermeleri anlamadan, onun şiirini çözmek zordur. Bu da yetmez, dilin çeşitli anlatım olanaklarını da bilmeniz gerekir.

Necatigil şiirini çözmek için, metne bir matematik problemine eğilircesine yaklaşmak gerekiyor. Bu yolu deneyen her okuyucu, Necatigil'in gönderisini ayrı biçimde çözecektir. Başka bir biçimde söylersek, Necatigil'in şiiri kişiden kişiye değişen bir yoruma açık değildir. Sadece bırakılan boşlukları, okurken rengiyle boyar. Necatigil bu yönüyle daha çok Divancılara benzer.

Nasıl ki Yunus'un,

"Beni bende demen bende değilim
Bir ben vardır bende benden içeri"

dizeleri, tüm sözcükleri tanıdığımız halde eğer tasavvufu bilmiyorsak, bize bilmece gibi gelirse,anlamdıramazsak; Necati'nin,

"Şam-ı zülfünle gönül Mısırı harap oldu deyu
Sana iletti kebuter haberi döne döne"

beytini sözlüğe bakarak da anlamlandıramayız. Çünkü bu dizeleri anlamak için, onların üzerine oturduğu "felsefe"yi bilmemiz gerekmektedir. Necatil'in beytini anlamlandırmamız için, Şam kentinin adının "akşam", Mısır'ın "ülke" anlamına geldiğini de, divan şiirinin söz oyunlarına dayandığını da, ayrıca divan şairinin sevgilisinin saçlarının mutlaka siyah (zülfün gecesi) olacağını da, güvercinin "haberci" ve döne döne (takla atarak) uçtuğunu da... bilmemiz gerekiyor. İşte Necatigil şiire bu anlayışla yaklaştığı için onun şiirinin içine girmek "zor"laşıyor. Ama içine girilebilirse Necatigil'in şiirlerinin büyük bir bölümünün lirik olduğu da görülecektir bu yoğunlaştırma işi kimi şiirlerde lirizmi köstekliyorsa da, "nilüfer" bunlardan değildir.

Necatigil'in şiirleri için "içine girmek" sözlerini kullanmam bir rastlantı değil. Onun şiirinde "anahtar sözcükler" vardır. Bu anahtar sözcüklerle şiirin kapısını açabiliriz. Bu sözlerimizi şimdi "Nilüfer" şiirinde somutlayalım:

Şiirin cümle kapısının anahtarı dört kez yinelen "almışlar" sözcüğüdür. Bu eylemin kişisi çoğuldur ve belirsizdir. "Almışlar"ın öznesi belli değildir. Ama bu "gizli" özne, şairin "oraya" koyduğu, kendine ait olan "bir şey"i almıştır; bu da şairin yakınmasına, "almışlar"ın dört kez yinelenmesine neden olmaktadır.

Şiirin cümle kapısından girdikten sonra, onun mahrem odasını açacak olan sözcüğü arayabiliriz artık: Almışlar eyleminden yakındığına göre, alınan "şey"i, yani nesneyi bulmamız gerekiyor. Bu alınan "şey", "sıkışık saatlerin" arasına konmuş "kışken ilk yaz sularında açar", "ayna" dır, "anlam"dır, "lamba"dır. Bu özellikler şiirin adı olan sözcükte vardır. Nilüfer "sularda açan" bir çiçektir; ama "ilk yaz sularında" açmaktadır. "İlk yaz" mecaz olarak "geçlik, yeni yetme dönemi"ni anlatır. Nilüferin aynı zamanda bir kız adı olduğunu düşünürsek şiirin içine girmiş oluruz. Şairin gençlik anısı Nilüfer alınmıştır ve şair bundan yakınmaktadır.

Bundan sonra şairin ayrıntılarına girebiliriz:

Şiir üç dörtlükten oluşuyor. Çok yoğun bir şiir. İlk dörtlükte "sıkışık saatler" imgesi çıkıyor karşımıza. Şair, derslere girip çıkan, yazılı kağıtları okuyan, otobüs bekleyen, evin alış verişini yapan, kitaplar hazırlayan, eşine, çocuklarına, dostlarına vakit ayıran büyük kent insan olarak sürekli koşuşturma içinde, hep bir yerlere yetişme telaşında bir kişidir. İşte bu sıkışık saatlerin, dar vakitlerin arasında "kimseler yokken" çıkarıp baktığı bir "resim"dir Nilüfer.

Bu resim, gençlik döneminin fotoğrafıdır. Kuşkusuz bu resim somut değil, soyuttur. Çünkü Nilüfer bir anıdır. Bu anı, şaire "ben"i yansıtan bir aynadır. (beni bana gösterecek aynamdı." Dizesinde, şairin şimdiki beninden memnun olmadığını, "gençlik beni"ni "ben" saydığını rahatça çıkarabiliriz. Burada da şair, büyük kentin ve koşuşturmacaların "benini" parçaladığından, kendi olmadığından yakınmıştır. Böylece "almışlar"ın öznesini de çıkarmış oluruz: Büyük kent ve taşıdığı sorumlulukların getirdiği koşuşturmalar.

Necatigil aile reisi, öğretmen, dost olarak taşıdığı sorumlulukları altında hep ezildiğini duyumsamıştır. Bu yüzden onun şiirlerinde bir kaçış özlemi vardır. Çünkü o, kendini büyük kentin ve sorumlulukların içinde "mahpuz" olarak görür. Tarancı'nın ardından yazdığı "Tarancı'da yaşamak" adlı yazısını da, kendini yansıtan dizelerle bitirir(2)

"Uzak bir iklimin havasında
Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır
Bense camlar, camlar arkasında."3

Necatigil bir çok şair gibi kaçmak, uzaklara gitmek ister. Kuşkusuz iki her şairin kaçmak istemesinin altında başka nedenler yatar. Fikret, "seninle" şiirinde:

"Seninle gel, bu muattar harim-i ilhamın
İlilibet kalalım zill-i ihtişamında"

derken sevgili ile güzel kokulu esin koyunun (muattar harim-i ilhamın) görkemli gölgesinde (zill-i ihtişamında) sonsuza kadar kalmak, saray'ın baskısı altındaki İstanbul'dan kaçmak ister. Ahmet Haşim "O belde"ye sığınıp "ince, saf, leyli" kadınlarla birlikte olmak, Yahya Kemal "küçük" bir cumhuriyetten kaçıp "koça" bir imparatorluğa sığınarak, üç yüz yıldır yenilmekte olan bir ulusun bireyi olarak ruhsal bir huzura kavuşmak ister. Cahit Sıtkı da, adımını atarken ölçülü olmak zorunda kalmayaçağı bir ülkeye kaçmanın özlemi içindedir. Necatigil de "Çarmıh" ta4 belirttiği gibi yıldızlara bile kaçmayı düşünebilmektedir:

"Tirenler, gemiler, yıldızlar...
Paramı yollara yatırmak isterdim,
Yaşamak uzak şehirlerde... Nerde?
Ev kirası, elektrik, su parası
Kasabı, bakkalı, terzisi...
Birini kaparım, biri açılır
Masraf kapıları masal kapısı "

Şairi, aile bireylerinin beklentileri yanında yakın akrabalarının beklentileri de yıldırmıştır. Bütün bu sorumlulukları yerine getirmek için verdiği savaşımlar yüzümden artık Nilüfer'ini anımsamaya vakti kalmamıştır. Bu küçük mutluluk ondan esirgenmiştir.

İkinci dörtlük, çok yaygın kullanılan iki mecazda başlıyor: Kış ve ilk yaz.

Bu iki mecaz, servet-i Fünun'dan bu yana şiirimizde çok kullanılmıştır. İnsan ömrünü günün saatlerine ya da yılın mevsimlerine benzetmek çok "klasik" bir benzetme olmuştur. Özellikle Cahit Sıtkı'nın şiirlerinde bu anlamda "bahar", "sonbahar" çok kullanılmıştır. Necatigil, yanılmıyorsam "bahar" yerine "ilk yaz"ı kullanan ilk şairdir. Kaldı ki "bahar" daha çok çocukluk yıllarını çağrıştırırken, "yaz" gençlik yıllarını çağrıştırmaktadır. Şair kitabına "Olgunluk şiirleri" yerine "Yaz dönemi" adını koyarken de aynı mecazdan yararlanmıştır.

"Kışken ilk yaz, sularımda açardı" dizesinde virgülün önemli bir işlevi var. Dizeyi iki düzlemde okutmak! Dizeyi "Kışken ilk yazdı." Diye okursak, şair yaşlılığında Nilüfer'i anımsadığında "ilk yaz"ı, gençliğini yeniden yaşadığını anlatmış olur: Nilüfer'le geçen günlerimi anımsadığım zaman, sanki gençleşiyorum! Dizeyi virgülsüz okuduğumuz zaman da "şu anda yaşlıyım, Nilüfer gençlik yıllarımda açan bir çiçekti" biçiminde okuyabiliriz. Ayrıca Nilüfer, ilk yaz, su, açmak sözcükleriyle tenasüp sanatı yapma olanağı da doğuyor.

Sularında" sözcüğü "su"yun çoğulu olarak okunabileceği gibi, "zamanın da, sıraların da" olarak da okunabilir. Necatigil bu yönteme çok sık baş vurur. Şair, burada Divan şiirinin tevriyesinden yola çıkar. Ama o, bunu bir söz oyunu olarak kullanmaz, şiiri yoğunlaştırıp az sözle çok şey anlatmak için kullanır. Bunu o kadar ileri götürür ki, şiiri yalnız iki düzlemde değil, bir çok düzlemde okutur bize:

"Aşkın bir yüzü vardır değişir dağlar
Ozanlar o yoldan yürümeli elleyin".

Yukarıdaki dizelerde "aşkın" sözcüğü: a) alışılmıştan çok fazla, b) felsefi terim olarak, deney yoluyla saptanmasına olanak olmayan, duyular dünyasını aşan, deneyüstü, c) aşk sözcüğünün tamamlayan eki almışı anlamlarında üç düzlemde kullanılmıştır. "Dağlar" sözcüğü de "dağ"ın çoğulu olarak kullanılırken, "dağla-" fiilinin geniş zamanı olarak da kullanılmıştır. "Elleyin" sözcüğü hem "yabancılar gibi", hem "el ile", hem de "elle-" fiilinin emir kipi olarak kullanılmıştır. Bu durumda yukarıdaki dizeler, on sekiz ayrı biçimde okunabilir. Her okunuşta da dizelere yeni anlam açılımları sağlanabilir.


"Buzlu dağlar" burada "anımsayamama" anlamında kullanılmış bir mecazdır. "Buz" soğukluğu, sevimsizliği çağrıştırmaktadır. Nilüfer, sorumlulukların doğurduğu yükümlülükleri yerine getirme koşturmacası yüzünden anımsanamaz olmuştur. Daha doğrusu onlar, şairin o günleri anımsamasına izin vermemektedirler. Bu da "yaşar gibi" yaptığı dünyasının anlamsızlaşması sonucunu doğurmuştur. Şairin gençliği sararmış bir defterdir. O, bu defterin sayfalarını geriye doğru çevirdiğinde yaşantısına "anlam" katan Nilüfer'le geçirdiği anları yeniden yaşamaktaydı. Oysa o defter artık sararmış, solmuş; o günleri iyi seçememektedir şair. Burada ayrıca gençlik yıllarında defterler arasına çiçek koyup kurutmaya bir anıştırma var. Çünkü Nilüfer, aynı zamanda bir çiçektir. Şair, sözcüğün bu iki anlamından, yukarda da Nilüfer'in suda yetişen bir çiçek olması dolayısıyla yararlanmıştı:

Üçüncü kıtada şair, Yunan mitolojisinin ünlü bir aşk öyküsüne gönderme yapmaktadır:

Şimdi bu öyküyü Necatigil'in kaleminden okuyalım:

Heles pantos (Çanakkale boğazında) Abydoslu bir genç olan Leandros, boğazın karşı yakasında Sestos şehrinde bir Aphrodite rahibesi olan Hero'yu seviyor, her gece yüze yüze karşıya geçip sevgilisiyle buluşuyordu. Hero'nun koyduğu bir ışık, Leandros'un karanlıkta yolunu bulmasını sağlıyordu. Bir gece fırtına ışığı söndürdü. Leandros boğuldu, Hero kendini kuleden aşağı attı.5

Üçüncü kıtayı bu öykünün ışığında okursak, Necatigil'in bize anlatmak istedikleri daha iyi anlaşılır.

Nilüfer, Hero'nun, sevgilisine yolunu yitirmemesi için tuttuğu ışık gibidir. Çünkü Nilüfer'in aydınlığıyla "karşı kıyılar"a, gençliğine dönebiliyor, o günleri yeniden yaşayabiliyordu. Burada gece hem gerçek anlamında, hem de simgesel olarak "mutsuzluk" olarak okunabilir. Bu durumda da şairin Nilüfer'e, dolayısıyla gençliğine kaçışı yalnız kaldığı gecelerde olmaktadır. Çünkü bunu başkasının yanında yaşayamaz. Başkasına açamaz. Toplamsal baskılar nedeniyle "evli, mazbut" bir kişinin "başkası"nı düşünmesi hoş karşılanmaz bunun sonucunda şair o mutluluğu sadece yalnız başına kaldığı gecelerde yaşayabilir. "Yalnız"ı bir edat olarak "sadece" anlamıyla okursak, şairin Nilüferi yalnızca mutsuz olduğu zamanlarda anımsadığı, mutsuzluktan kaçmak için ona sığındığı sonucunu çıkarabiliriz.

"Akşam" sözcüğü çok kullanılan yaşlılığı anlatan bir simge. Şair yaşlanmıştır; güzelliği, mutluluğu kaynağı olan "çiçekler" uyumuşlardır artık. Gençlik, uzak, ulaşılması imkansız bir kıyıdır. Karşı kıyı artık bellekten silinmiş, karanlıktır, seçilememektedir. Şairin o yolu seçebilmesine yardımcı olan "lamba"sı yoktur artık. O, büyük kentin hızlı akışına teslim olmuş, Leanrdros gibi boğulup gitmiştir.

Şiirin son kıtasında şairin "y" ve "k" aliterasyonuyla yarattığı ses estetiğine de dikkati çekeyim.

Bu çözümleme fazla didaktik oldu belki. Öğretmenliğimden gelen bir alışkanlık olsa gerek.

Asıl istediğim, günümüz şiirindeki "imge" kargaşasına dikkati çekmek, günümüz şiiri üzerinde düşünmeye çalışmak.

Günümüz şiirinde baskın olan eğilim özgün "imge"ler yaratmak bir kez tutturduk ya "şiir imgeler yaratma sanatıdır" diye, şairler imge avına çıkar oldular. Bir şiiri değerlendirirken "A... şu imge ne güzel!" demeye başladık. İmge güzel de şiir nerede? Güzel imgeleri üst üste yığınca "güzel şiir" doğmuyor. Şiirin bütünlüğü için imgelerin birbiri ile bağlantılı olması gerekli. Bu bağlantı sağlanamadığı için günümüz şiirinde belkemiği yok. İmgeler yığınında şiir çıkmaz!

Necatigil'in öğüdünü anımsamanın sırası. Şiir geçmişimizi bilmeden güzel şiir yazmak olası değil. Bu bilmek, "okuyup geçmek"de. O şiiri çok iyi irdelemek gerekir. Konuştuğum tüm genç şairlere Mehmet Fuat'ın Nazım'ın "Bugün Pazar" atlı şiirinin olumuyla ilgili yazısını öneriyorum. Nazım en güzel şiirlerinden biri olan "Bugün Pazar"ı oluştururken metinle nasıl kavga etmiş ilk yazılışında da güzel olan bu şiiri nasıl yetkinleştirmiş bunlar okunup üzerinde düşünülmeden yazılan şiirin sadece bir taslak olacağı açıktır.

Şiire hiçbir zaman sıfırdan başlanmaz. Şiir bir dil olgusu olduğu için, mutlaka geçmişin üzerine kurulur. Bu sözlerim hiçbir zaman "gelenekçilik" olarak yorumlanmamalıdır. Geleneği dönüştürmek için bile geleneği bilmek gerekir. Garip şiirinin bir saman alevi gibi olmasının, kurucuları tarafından bile hemen terk edilmesinin altında "inkarcılık" vardır. Geçmişin birikimin tümüne karşı savaş aştığın zaman, sıfırdan başlaman gerekir ki, buda şirin dışına düşmemiz sonucunu doğurur. Genç şairin görevi, şiirin bayrağını ustaların elinden alıp daha yükseklere çıkarmak olmalıdır. Yoksa bir ustayı sürdürmek nasıl ki kişiliksiz bir şiir yazılması sonucunu doğurursa ustaları tanımadan yazılan şiir de gece kondu olur. II. Yeni, I. Yeni'ye tepki olarak doğdu. Tez değil, anti-tez dir II. Yeni. Şimdi II. Yeni'den bugüne kalan şairlere bir bakalım. Hangi şiirleri okunuyor? Turkut Uyar'ın eşi bile yakınıyor onun okunmayışından Cemal Süreyya ise okunuyor. Ece Ayhan'ın "Bakışsız Bir Kedi Kara"sı okunmuyor ama, "devlet ve Tabiat"ı okunuyor.

İmgeleri üst üste yığmayı "kent şiiri" yazmak sananlar, kentin çok katmanlı, çok karışık, değişken dinamikleri olan oluşum olduğunu farkında değiller. Sen kenti tek renk olarak mı görüyorsun? Kente çokgen bakmadığında da, kentin damarlarından kan almayan, kentten, dolayısıyla hayattan topuk, insansız bir şiir yazarsın. Adını da, şiirini de, hatta bir dizeni bile hatırlayan çıkmaz. İnternetle birkaç arkadaşına okutursun şiiri.

Ölümünün yıl dönümünde Necatigil'i yeniden okumak, onun şiirinde divan şairlerinden gelen sözcükleri istif etme ustalığı yanında, dili çok boyutlu kullanma dikkatini bir kez daha değerlendirmek genç şairlerimiz için çok yararlı olacaktır.
--------------------------------------------------------------------------------
(1) Bir gün ders çıkışında Necatigil'in yanına sokulup "Hocam, ben II. Yeni'yi okuyorum, anlamıyorum." demiştim. Elini omuzuma koyup "Servet-i Fünun'u, Ferc-i Ati'yi, I. Yeni'yi... biliyor musun? Bunları bilmeden II. Yeni'yi bilemezsin." demişti.

(2) Bak. Orhan Veli, Fransız Şiiri Antolojisi, İst. 1963, s.46,çev. Sabahattin Eyüboğlu. Kötülük Çiçekleri, İstanbul 1996, s. 283, çev. Sait Maden.

(3) Cahit Sıtkı Tarancı, Sonrası, İstanbul 1962, s.131

(4) Eski Toprak, İstanbul 1965, s.23

(5) Behçet Necatigil, 100 Soruda Mitologya, İstanbul 1969, s.57

* Büyük bir ihtimalle daha önce bir edebiyat dergisinde yayınlanan bu metni Sabit bey zamanında adanasanat.com'da yayınlamamız için bize vermişti.

29 Haziran 2010 Salı

Hüseyin Ferhad'da Üç Dönem - Sabit Kemal Bayıldıran(*)

Birinci Dönem: Sosyalist Gerçekçilik


Hüseyin Ferhad, edebiyat dünyasına ilk adımını 1977'de atar. İlk yazısının başlığı "Bir Şiir Ustası: A.Kadir"dir. Yazının ilk paragrafı da şöyledir:

Plehanov, Bielinski'nin estetik anlayışına atıfta bulunarak, 'Yeni şiir gerçekçiliğin şiiridir, hayatın şiiridir' der ve 'Şiir imge haline gelmiş düşüncedir. İmgeyle belirtilen fikir somut olmayıp da aldatıcı ve eksik olduğu zaman , imge bundan zarar görür ve sanatsallığını yitirir.' diye , toplumcu şiir anlayışını vurgular. Plehenov'un oportünizmi bir yana, yeni şiirin 'gerçeklik 'in şiiri olduğunda, bütün diyalektik düşünce biçimleri görüş birliğindedir. Yani şair, hayatın şairidir.

Hüseyin Ferhat (t'yi daha d yapmamıştır) yayımlanan ilk yazısında -henüz 23 yaşındadır- büyük sözlerle girmektedir edebiyatın kapısından. "Sosyalist gerçekçiliği" derinlemesine bildiği henüz söylenemez. E. Ficher'i, Lucas'ı okumamıştır daha. Ama, o günün havasından etkilenerek, Plehanov'un sözleriyle İkinci Yeni'ye gönderme yapmakta, İkinci Yeni'yi aldatıcı ve eksik, somut olmayan imgeye yönelmekle suçlamaktadır! O günlerin genel havası da budur: İkinci Yeni, kaçak bir şiirdir, hayatı yansıtmamaktadır.

Hüseyin Ferhad, ilk şiirini de bir yıl sonra yayımlar. O günler, sosyalist gerçekçi Üçüncü Kuşak'ın, estetik anlayış bakımından tam egemen olduğu günlerdir. Sosyalizme inanmayanların bile, bu dönemde sosyalist gerçekçiliğe eleştirilerini en alçak sesle yaptıkları günlerdir. Hemen hemen bütün dergiler, sosyalist gerçekçi doğrultuda şiirler yayınlamakta, Yeni Dergi(1964/1975) Soyut (1965/1977) kapandığından, M. Cevdet Anday, Oktay Rifat, Behçet Necatigil gibi ustalar, şiirlerini az satan dergilerde yayımlamak durumunda kalıyorlardı. İlk sayısı 1978'de yayımlanan, üç aylık kültür dergisi Yazı (Yöneten: Enis Batur), İlhan Berk, Salah Birsel, Ece Ayhan, Mehmet Taner,Behçet Necatigil, Edip Cansever gibi ünlü imzalarla çıkmasına karşın, 4 -5. sayıları birleştirilmiş olarak çıktıktan sonra kapanır. Çünkü şiirin okuru da sosyalist bir kitledir o günler. Kırk Kuşağı, eleştirellikten yoksun bir biçimde değerlendirilmekte, idealist bir yaklaşımla yüceltilmektedir. Sözünü ettiğimiz yazıda Hüseyin Ferhad, "... bir kavganın, bir sınıf savaşının; yani sosyalizmin ve sosyal savaşımların şairi" olduğu için A.Kadir'i selamlar!

1978'de Türk Dili, Varlık gibi köklü dergilerin yanında,Milliyet Sanat gibi 'sermaye' dergisi de vardır. En etkin dergiler Sesimiz ve Sanat Emeği'dir. Sanat Emeği (Mart 1978/Eylül 1980), sosyalist gerçekçi Militan (1975/1976) dergisinin süreğenidir. TKP'li sanatçılar tarafından yayımlanmaktadır. Hüseyin Ferhad da bu siyasal çizginin yandaşıdır. Bu dergide ilk yazısı Haziran 1979'da (sayı:16) yayımlanır. Adı "Nâzım Hikmet Üstüne Yanlış Bir Yorum ve Bertholt Brecht-Nâzım Hikmet İlişkisi"dir. bu yazının temelini Cemal Süreya'nın Nâzım Hikmet'i değerlendirmesine itirazdır. Cemal Süreya'nın "Bence onun şiiri için ''materyalisttir' diye kestirip atmak işi biraz el çabukluğuna getirmek olacaktır. Temelde duygu adamıdır Nâzım Hikmet. Kendisiyle hesaplaşmaya cesaret etmesine, Osmanlı duyarlığını parçalamaya çalışmasına karşın yine de o duyarlığın kadrosu içindedir." yargısını Hüseyin Ferhad 'çarpık anlayış' diye niteler ve Nâzım'ın her bakımdan materyalist olduğunu vurgular. Hüseyin Ferhad'ın, siyasal ve estetik anlayışı Sanat Emeği' doğrultusunda olmasına karşın, bu dergide yalnız iki şiiri yayımlanır (Ekim 1978, S. 8). Bunları şair ilk kitabına almaz. "Kürt Çiçekleri" ve "Üçüncü Vardiyada Kalbim" adlı bu şiirler, şiirsel değeri düşük, güncelden yola çıkan ürünler. "Kürt Çiçek"lerinde şair "şafak vaktidir ağarıyor doğu" diye başlar şiire. Burada sıradan bir tevriye kullanılmış. Doğu'nun ağarması, hem gerçek hem de mecaz anlamıyla kullanılmış. Ardından "candarma geliyor dedi çocuk/bir çocuk başına çekti yorganı/bir çocuk tükürdü yere" kıtasıyla konuya girer: Doğu'da jandarma baskısı, ve bunun yarattığı korku. "Üçüncü Vardiya Kalbim"de o dönemin ajitatif söylemi, hüzünlü bir dille aktarılır. Taksim'de kutlanan 1 Mayıs bayramlarının yarattığı coşkunun onun şiirine yansıması, ince bir duyarlık biçimindedir. "madenciler türkü söyler" derken bile o coşkunun içinde değil, dışındadır. "bakır rengi gelincik/.../ kızıl güller açar/.../bir yanım karanfil" gibi, o günün gözde imgeleri vardır bu şiirde. Hüseyin Ferhad, bu şiirlerde, kendisinden önce şiire başlamış Üçüncü Kuşak şairlerinin izinden gitmekte, etkilere açık bir şair görünümündedir.

Sanat Emeği'nde Hüseyin Ferhad'ın başka şiirleri yayımlanmaz. Bunda, onun şiirinin ajitatif olmayışı etkili olmuş olabilir. Hüseyin Ferhad, her ne kadar sözlerinde katı bir sosyalist gerçekçi olarak ortaya atılıyorsa da, şiirlerinde Sanat Emeği'nde şiirlerini yayımlayan (Yaşar Miraç, İsmail Uyaroğlu, Ozan Telli, Abdülkadir Bulut, Ahmet Erhan, Turgay Fişekçi, Adnan Özer, Hüseyin Haydar, Muzaffer Özdemir...) şairler gibi 'güncel'in içinde değil, kıyısında durmuştur. Ayrıca bu şairlerin önemli bir bölümü "işçi sınıfına bilinç taşımak" görevini sorumluluk olarak bellediklerinden, kendisini daha çabuk veren imgelere yaslanıyorlardı. Oysa, Hüseyin Ferhad, çoğuna göre daha 'rafine' bir şiir yazıyor, imgelerini geniş çağrışımlar yaratacak biçimde seçiyordu.

Hüseyin Ferhad, ilk şiir kitabın Deniz Çobanları'nı, Temmuz 1982'de çıkarır. Kitap, Yeni Türkü Şiir Yayınları'nın ''İlkyapıtlar' dizisinde yayımlanır. Bu dizi, Sanat Emeği kadrosunu kapsar.; dizide kitabı yayımlanan şairler şunlardır: Ozan Telli, Barış Pirhasan, Ahmet Erhan, Turgay Fişekçi, Adnan Özer, Suat Vardal, Haydar Ergülen, Muzaffer Özdemir, Adnan Azar. Bu şairler arasında, o günün şiirinden; yani güncelin içinde ajitatif söyleme yatkın şiirden iki kişi ayrılır: Haydar Ergülen ve Hüseyin Ferhad . Bu her iki şairin de dili, imgesi daha bir farklılık gösterir. Hüseyin Ferhad'ın kitabının adı bile -daha çok Homeros'u çağrıştırır- öbür şairlerden ayrıldığını gösterir. "Yeni Türkü" adı bile, Üçüncü Kuşak'ın genel yönsemesini verir. Üçüncü Kuşak'ın en belirgin özelliği 'halktan yana'lığın bir uzantısı olarak folklora yaslanmaktır. Ayrıca dizide yayımlanan kitapların kapağında (İsa Çelik tasarımı) Nazilli Basma Fabrikası'nın desenlerinin kullanılmasıdır. Onların folklora yaklaşımı, kapağa bile yansımıştır. Ayrıca, kimi kitapların sonuna "Açıklamalar" başlığı altında sözcüklerin açıklamaları verilmiştir. Bu da, geniş bir kitleye yönelme isteğinin bir yansımasıdır. Çünkü sosyalist gerçekçiler, şiire bir işlev yüklediklerinden, mümkün olduğu kadar geniş kitleleri kucaklama çabası içindedirler. Hüseyin Ferhad'ın kitabında açıklanan sözcükler bile, onun farklılığını vurgulamaktadır: Ay-Na, Ayn Zaliha, Fenikyeliler, Halil İbrahim, Karşı-Yaka, Kavafis, Mahmut Abdal, Mevlâne, Merih, Bercis, ney, Nietzche, Ülgen... Bunlar, hem Hüseyin Ferhad'ın bir özel ad şairi olduğunu, hem de sonradan varacağı mistisizmin kökenini vermektedir.

Hilmi Yavuz'un, Bedreddin Üzerine Şiirler'i (1975) yayımlandığı yıl büyük yankılar uyandırır. Hilmi Yavuz, Türk heretedoksisinin muhalif geleneğini, bir sosyalist olarak yeniden üretir. Bu üretimde birçok tasavvufi terim kullanır Hilmi Yavuz. Bu, genç şairleri oldukça etkilemiştir. Urfa'nın mistik ortamında iki yıl öğretmenlik yapan Hüseyin Ferhad da bu mistik kaynaktan, bir sosyalist olarak yararlanmaya kalkar. Bu yararlanma, sonunda onu bütünüyle mistik bir çizgiye çekecek, sosyalist gerçekçi geçmişini reddetmesi sonucunu doğuracaktır.

Hüseyin Ferhad, Kılıç İpekte Sınanır'a, önceki şiirlerini, sözcük ve biçim değişiklikleriyle alacaktır. Bu arada kimi şiirleri de eler. Bunda, kitabın 12 Eylül sonrası yayımlanmış olmasının etkisi olabilir. Sözgelimi, Somut'un Ağustos - Eylül 1979 tarihli sayısında yayımlanan "İlk Şafakta" adlı şiir kitaba alınmaz. Oysa bu şiirde, iyi bir şairin gelmekte olduğun müjdeleyen dizer var:

Kızıl bir tülle örtülü fabrika duvarları
yayılarak örüyor sokakları birbirine
....
Islak bir mendil gibi nehir, Seyhan.
....
-ıslak yüreğim toz içinde-
....
Zamanın turuncu ağını
çeker gibi - bu mensucat şehrine
indi yaslı haber.

Benzetmeler de, imgeler de özgün. Şiir, başta ve sonra düzyazıyla desteklenmiş.

Deniz Çobanları, iyi şiirin nüvesini taşımasına karşı, yayımlandığında yankı bulmaz. Kitapta 23 şiir vardır. Bunlardan sekizini, biçim ve dil değişiklikleriyle toplu şiirleri Kılıç İpekte Sınanır'a alır.

Hüseyin Ferhad'ın daha ilk kitabında, izlek çeşidi şaşırtır insanı. Gözlemlerinden, yaşantısında, okumalarından izlek ve imge devşirir. Günceli, geçmişle iç içe isler. Özellikle eski uygarlıklara düşkünlüğü göze çarpar. Bu, günümüzü anlamak için geçmişe yönelen bir kazıdır. Doğup büyüdüğü coğrafyanın sözcükleri doluşur şiirine. Âsi Nehri, Antakya, Mığır Dağı, Osmaniye, Nizip, Seyhan, Çukurova... Yer adlarıyla yetinmez; o coğrafyanın kişilerini de bulursunuz şiirlerinde:Şeyh Cüneyt, Samandağlı Fettan, Kuseyri, Dadal, Ceritoğlu Hakkı, Çökeleğinoğlu Arif, Danaboruk, Arnavut Ökkeş, Kürtdağlı Keçecizâde... İlk kitabında adını andığı, İspanya İç savaşında ölen İngiliz şairi John Cornford ve ve Alman filozofu F. Nietzsche dışında adını andığı kişiler, Ege havzasından doğuya doğru uzanan coğrafyadandır.

Hüseyin Ferhad'ın Homeros'a ve eski Yunan kültürüne sevgisi çok belirgin. İliada'ya, Odisesus'a sık sık göndermelerde bulunur.

Bütün bunlar, Hüseyin Ferhad'ın ikinci döneminin nüvesini oluştururlar.

Sosyalist gerçekçi döneminde, Hüseyin Ferhad'ın güncelin içinde değil, kıyısında durduğunu söylemiştik. Şiirlerinin çoğu 12 Eylül sonrasına rastladığından, onun temel izleği daha çok 12 Eylülün kıyımlarına, kırımlarına bir tepkidir. Bu tepkinin içinde sosyalist gerçekçiliğin ilkelerinden biri iyimserlik, gelecek günlere güven yanında, yoldaşlara moral vermek de vardır:

(Ölü gömücülerine terketme cesaretini. Çekil bir kenara
ama, aklından sil: Gözyaşlarının buğusuyla sönmez çakılan kibrit)

Bu dizeler, ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden adlı ikinci kitabında yer alan "İmgelem Atları" şiirinden. İkinci kitap adıyla da 12 Eylüle bir anıştırma. 'Yürüdük' eylemi de yoldaşlara moral verici bir eylem. Yoldaşların ilerleyişini hiçbir şey durduramaz! Şair, yukarıdaki dizelerle, o günlerde yaşanan acıların yaratabileceği karamsarlığı silmek istiyor. "Umut sürünerek iner ardıç oluklu pınara" umut asılarken, ağlayıp sızlanmanın çözüm olmadığını vurgulayarak yoldaşlarını uyarır.

Şair, yine ikinci kitabında yer alan "Uçurumlar Dolambacı, I"de şöyle der:

Dipçikle ezilmiş çığlıklar, çiğnenmiş grev bildirileri;
bir toplu iğneyle boynuma asılan suçlu bilinç.
Hayır, tüm soruların yanıtını biliyorum aslında,
üzerime çevrili silahların namlusunda sallanıyor tutku ve erinç

Şair, bilinçlenmiş olmanın bir suç olduğu dönemi ilk dizeyle vermiş. Sosyalist gerçekçiler, Diyalektik ve tarihi materyalizmi 'bilimsel düşünce' olarak niteledikleri için 'tüm soruların yanıtını' bildiklerini söylerler. Son dizede şiirselliği yakalıyor Hüseyin Ferhad. 'Tutku' ve 'erinç' sözcüklerini somutlayarak, geniş çağrışımlı bir imge kuruyor. Şair burada darbecilerin iktidarının 'tutku ve erinç' adına yapıldığını işaret ediyor; hem de bu silahların ondaki tutku ve erinci yok etmediğini.

Şair, bu şiiri Kılıç İpekte Sınanır'a alırken son dizede küçük(!) bir değişiklik yapar: "üzerime çevrili silahların namlusunda sallanıyor diplomalarım, nüfus cüzdanım". Bu iki sözcükle, şair yaşadığı büyük değişikliği ortaya koyuyor. Toplumsal ben, bireysel bene dönüşüyor.

Hüseyin Ferhad'da sosyalist gerçekçi bakış açısı, ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden'in ikinci bölümünde noktalanır. Bundan sonraki şiirlerinde topraksız bir köylünün çocuğu olmaktan kaynaklanan 'yoksuldan yana tavır alma', bir renk olarak kalacaktır.

* Bu yazı zamanında adanasanat.com'da yayınlanmıştı. İlk fırsatta Sabit hocaya bu metni gösterip aradan geçen yılların Hüseyin Ferhad'a bakışında bir değişikliğe neden olup olmadığını soracağız.

24 Haziran 2010 Perşembe

Yasakmeyve Dergisinin 44. Sayısı - Sabit Kemal Bayıldıran

Sabit hocanın imzasına ilk olarak yaklaşık 30 yıl önce Yazko Edebiyat dergisinde rastlamış olsam bile kendisiyle yüz yüze tanışmam 1999 yılında gerçekleşti. Sabit hoca Adana'da yaşadığı için sıklıkla görüşüyorduk. Sabit hoca zamanında adanasanat.com'a mevcut yazılarıyla destek olmuştu. Sabit hocanın yasakmeyve dergisinin 44. sayısında ders niteliğinde bir yazısı var: Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü :Kemalettin Kamu. Yazının bir kısmını dergiden buraya aldık. 

EDEBİYATIMIZDA İSİMLER SÖZLÜĞÜ

Çankaya

Ebedi bir güneşle burada doğdu Gazi,
Yaprak yığını gibi burada yandı mazi.

Burada erdi Musa,
Buradan uçtu İsa.
Bülbül burada varsa
Hürriyet için öter,
Şehit kanı buranın
Yapraklarında tüter.

Ne örümcek ne yosun,
Ne mucize ne füsun,
Kabe Arabın olsun,
Çankaya bize yeter!

Kemalettin Kamu, Milli Edebiyat'ın elenen ilk şairlerindendir. Edebiyat tarihi niteliğindeki kitaplarda ona hiç yer verilmemiş, kimi kitapta adından söz edilip şöyle geçilmiştir. Ama bütün antolojiler ona yer vermiştir. Elbette .Milli Edebiyat'ın öteki şairlerine de elenme sırası gelecektir; çünkü zamanın insafı yoktur. Obürlerinin elerımesi, gündemden düşmesi için henüz vakit var. Milli Edebiyatçılar, iyi şair oldukları, estetik haz verdikleri için değil de resmi ideolojinin ve resmi estetiğin kurulmasına katkıda bulundukları için, bugünü anlamak noktasında okunması gereken kişilerdir.

İktidar ister savaşarak ister miras olarak ele geçirilmiş olsun, o hükümranlığın sürmesi için yönetilenlerin gözünde onun meşru kılınması gerekir. Yönetilenlerin meşru görmediği bir iktidarın kalıcı olması söz konusu değiL. Bu nedenledir ki iktidarı ele geçiren güçler, hakimiyederini kalıcı kılmak için yönetilenleri etkilernenin, onları kendilerine yabancılaştırmanın ideolojik mücadelesine soyunurlar. Bu mücadelede radyo, televizyon, okullar yanında özellikle sanattan, teknolojinin iletişimi bu kadar geliştirmemiş olduğu dönemlerde daha çok şiirden yararlandılar. Bunun için de şairleri kazanmaya çalışırlar. Yusuf Has Hacib'in, şairlerin "dilinden kendini satın allı 1 derken işaret ettiği, bütün yönetenler tarafından dikkate alınmıştır. Muktedirlerin, kendilerini şairlerin dilinden satın almaları, ihsarılarla, iyi mevkilere getirmekle, mebus etmekle, kısacası refaha erdirip saygınlık bahşetmekle sağlanır. Böylece şiir aracılığıyla egemen ideoloji yeniden ürettirilir. Resmi ideolojiye karşı çıkanlar 'din, millet' kavramları kullanılarak kötülenir. Muktedirler göçüp gitseler de şairlerin övgüleri, yüceltmeleri uzun süre kalır. Muktedirlerin ideolojisi gönüllere ve beyinlere kazınır.

Muktedirlerin iktidarını tanımayanların, onaylamayanların başına binbir türlü gaile gelir. Mütenebbi'nin, Pir Sultan'ın, Nazım'ın başına gelenler gibi ...

--Bu metnin devamı yasakmeyve dergisinin 44. sayısında--

13 Haziran 2010 Pazar

EDEBİYATIMIZDA ŞAİRLER SÖZLÜĞÜ - Sabit Kemal Bayıldıran(*)

ABASIYANIK Sait Faik: Denizli bir günde doğdu. Kuşlarla, bulutlarla, balıklarla çalıştı. Yalnızlığını çoğaltan avare. En sevdiği şey, okuldan, devletten ve töreden kaçmak. Biri birle çarpar, sonsuz elde eder. Suyu çeşmeden avcuyla içer. Kafes düşmanı. Kendine sevişme vakti yasaklanmış. Bulut gibi, biçim tanımaz. Çarpışan arabalar biner. Karaya ayak bastığı da olmuştur. Konya'ya hiç uğramamış. Okul önlerinde bulut satan birini görürseniz, mutlaka odur.

AHMED ARİF: Her zaman asi. Gül ve hançer devşiricisi. Mapushaneyi genişletmekle meşgul. Böğründe otuz üç kurşunla gezer. Karanfilin niçin açtığını bilir. Yüz metreyi çok hızlı koştu. Kurtuluşa şiiriyle gitti. Kuşlardan kartalı sever. Sınır ihlallerinden hoşlanır. Duvar ve yasak deler. Nerde bir pranga görse hemen eskitir. Kavline sadık feodal.

AHMET HAŞİM: Kırılgan ve yenik. Şam'ı, Dicle'yi İstanbul'a taşıyan kuş. Şiirini göl kıyısına kurdu. Tek odalı. İnce küskün. Çanakkale Harbine tek başına gitti, şiir bulamadı. Gözlerini kullanmadı, kalbi yetti görmeye. Hep alacaklı kaldı. Olmayan devleti ve kadınları sevdi. Kendine küs. Batı enstrümanlarıyla arabesk çaldı. En çok kullandığı söz: Yazıklar olsun! Bu sözü devlete mi, topluma mı, kendine mi söyledi, bilinmiyor.

A. KADİR: Şiir umurunda olmadı. Yangında ilk kurtarılacaklara öncelik tanıdı. Seviyle yetindi. Tevfik Fikret'le adaş.

ALTIOK Metin: Yalnızlığı yalnızlığına ortak. İnce hüzün. Kendine sürgün. Şiirin alevli çiçeği. Erken kalkar geç uyur. Arabesk ve lirik. Bruno'yu örnek aldı. Şiirinin harareti bir kenti yakar.

BAKİ: Kanuni'nin emrindeki sultan. Ne Allahı ne Muhammed'i hatırlamış. Yere konmamış kartal. Kibir ve gurur. Ağlaması bile ihtişamlı. Sınıfta hiç kalmamış. Komşularıyla görüşmez. Osmanlılın değil, imparatorluğun şairi. Randevusuz kimseyi kabul etmez. Ajandasında görüştüğü kişilerin adı: Mükemmeliyet, mükemmeliyet, mükemmeliyet...

BAŞARAN Mehmet: Kente kiracı köylü.

BAYBURTLU ZİHNİ: Ağıt imgesi. Yurdundan herkes göçüp gitmiş, kendi kalmış. İstanbul giyen köylü.

BEHRAMOĞLU ATAOL: İkinci Yeninin oğlu, Kırk Kuşağının evlatlığı.

BERK, İlhan: "Çiviyazısı".Henüz çözülmedi. Yumak. At, ot, sarımsak. Esin düşmanı. Evcimen. Ama eve uğramaz. Kim için yazıyor? Önce kendisi, sonra kendisi, sonra yine kendisi... Kurşun kubbeli İstanbul'dan Bodrum'a gönderilmiş mektup. Zarfı açılmıyor. Terliksiz gezer.

BEYATLI Yahya Kemal: Üç yüzyılın yenilgisinin intikamını şiirle almağa kalktı. Ata binemeyen akıncı. Itri'yi söyleyip kendini anlatan usta. Türkçenin azı dişi. Tamburi Cemil'in şiir yazanı. Büyükelçi atanan sadrazam. Devletin şairi olmayan devletperest. Müslüman teist. Oruç tutmasa da oruç tutanları sever. Mektepten memlekete dönüp öğretmen oldu. Ses. Vuslatla tutuşan iktidarsız. Mehlika Sultan'ı şiirde gördü. İstanbul'u dizelerle yeniden kurar. İhtişam ve tantana.

BÖLÜKBAŞI, Tevfik: Sürgün ve özlem. Türkçenin gurbet temsilcisi. Bektaşiliğe mülteci. Dağlarımızda mor sümbül aradı. Buldu mu?

BUDAK Abdülkadir: Sınırsız sorumlu sevgi kooperatifi. Gülü külden getirir. Vuran - vurulan, avcı-ceylan. Kentine küskün abdal. Ağacın neresinde? Dal nereden kırılıyorsa orda. Apartmanlara sıkışmış idil. Kendini kamçılayan küheylan. Asfalt söker gül dikmek için. Gülün ölüm yüzyılında gülşen.

BULUT Abdülkadir: İstanbul'da Anamurlu kekik. Yine kendi toprağına döndü.

BURKAY Kemal: Başkasının diline prangalı. Dili, yurdu ve kedisi yok.

CANSEVER Edip: Oda kapısı dışarıya açılır. Buna rağmen odasına kimse girmez. O da tutar meyhaneye gider. Orda da yalnız. Kendi mahallesindeki otelde kalır. Çağırılmayan Edip. Mendili kanar. Uzun şiirler yalnızlığından. Çarşambadan perşembeye yalnızlık ayırtır. Çift kaldığı görülmemiştir. Dayanıklı bir masa., çekmeceleri bunalım dolu. Toplama bilmeyen tüccar.

CEM SULTAN: Gurbette öldü; şiirin ve iktidarın gurbetinde.

CEMAL SÜREYA: Sevişirken şiir yazan adam. Ama adam. Üvercinkası, Hacı Bektaş'ın güvercini. Şiiristan. Anteni ince. Elma yiyişi bile günah. Dar gelirli, bol giderli. Develeri dört hörgüçlü. Acayip bir devlet memuru. Her şeyi, tersinden de olsa doru okur. Edebiyatın romantiği. Devletin masasına gizlice şiir sokar.; ama yakalanmaz. "Vakit var daha" dedi, vakti yetmedi. Kefeninin cebinde şiir vardı.

CENAP ŞAHABETTİN: Gibi kar. İktidarsız. Ses ve uzak. Piyanoda alaturka. Farsçaya teslim.

CENGİZKAN Ali: Noktadan sonra büyük harfle başlar. İyi not alır. Şiir tutkusundan taş da erir. Bütün yürüyüşlere katılır. Bölmesi zayıf, çarpması kuvvetli. 

CUMALI Necati: Kıyıda, kasabada.

ÇAMLIBEL Faruk Nafiz: Resmi şair. Üniformasını çantasında taşır. Ayşe'yi sevmez, İstanbulluluğu bozulur. Çankaya rüzgârına göre hapşırır. İlkellikle yerelliği ayıramaz. Kırık kanatlı kapıkulu.

ÇAPAN Cevat: Çevirdiği şairlere yenilen şair.

ÇAĞLAR Behçet Kemal: Paşa yaveri. Kötü kafiye.

DADALOĞLU: Eyvallahı olmayan şair. Kente borcu ok. Aşiretini yenen adam. Şaki. Kaçkarların kaçkını. Devlete saz kaldıran baldırıçıplak. Emmimizoğlu. Babalıların semaha durmayanı. Aşiretiyle evli. Sesi sazını bastırır. Ova sevmeyen kartal.

DAĞLARCA, Fazıl Hüsnü: Hayret dolu bir bakış. Çocuk ve Allah'tan bu yana çocuk. Çok kollu nehir. "Aha"dan bile ince şiir üretir. Mesleğinin yenen asker. Cumhuriyet kurulduktan sonra Kurtuluş Savaşına gönüllü yazıldı. Hendeseye sığmaz. Şiirle evli. Kuran'ı gökyüzünde okur.

DEFNE, Zeki Ömer: Köyle kent arasında durak.

DERTLİ: Randevusuna geç kalmış. Evlad ü iyale bağımlı. Şeytanda saz arar. Halkının soyadını mahlas edinmiş.

DEHHANİ: Divana iltica eden ilk kişi.

DIRANAS, Ahmet Muhip: "Fahriye Abla"sını bütün mahallelere gönderdi, komşumuz kıldı. İmge ve çağrışım. Söylenmemiş aşkın güzelliğini taşıdı yüzünde. Ağrı'nın ak saçlı kılı. Büyük Olsun, dedi. Ağrı'yı taşıdı. Uyaklar onu sevdi. "Kar"da bile. Yeşil pencerede beyaz gül. Saçları ıslaktı.

DİLMEN, Güngör: Masasını sahneye kuran şair.

DİNAMO, Hasan İzzettin: Kırk kuşağında figüran.

DURBAŞ, Refik: Yare-i icran. İstanbul'un acılı çırağı. Alınyazısı şairlik. Gazeteye şiir taşıyan yolcu. Çayını şirketten, rakıyı cepten içer. Kravat takmasını öğrenemedi. Hâlâ taşralılığı yüzüne vurulur, nüfus kaydını taşısa da İstanbul'a. Şiiri daim olsun.

ECE Ayhan: Kaymakam. Ankara'nın genelgesini okumaz. Devlete kredi vermez. Bankada hesabı yok. Askere sivil olarak gitmiş, oradan sivil olarak terhis olmuş. Kuralların hınzırı. Dural akla düşman. İki kere ikinin dört olmadığını bilir. Çizdiği her üçgenin iç açılarının toplamı farklıdır. Cumhuriyet'in ilk özelleştirmecilerinden Çanakkaleli Melahat'la aynı mahallede oturur. Nereye saklanırsa saklansın, Çapanoğlunun görür. Acayip ayrıksı, aykırı. Rakısına su katmaz. Sarışınlar arasında karaşın olmaktan hoşlanır. Hiç dilekçe yazmamış. Hamamda peştamala yer vermez. Kavgalı ve kavgacı. Şiirleri devlet kitaplarında yayımlanmayacak tek adam.

ELOĞLU, Metin: İstanbul dilini Metince'ye çevirdi. Mahallenin tüm dedikodularında o var. Başka masalarda havyar görünce kapuska yer mi? Yemesin de ne yapsın, eli mahkum. Görgüsüz burjuvazinin görgüzedesi. Can Yücel'e sofra kurdu. Eloğlunun "Düdüklü Tencere"si.

ELÖVE, Ali Ulvi: "Dağ başını duman almış", kendisi sınıfta kalmış öğretmen. 

EMRAH: "Kar mıdır nedir?"

ENDERUNLU Fazıl: "Ol gül endam bir al şale bürünsün de yürüsün/ Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün de yürüsün". Bu da yeter.

EROZAN, Celal Sahir: Kim okur, kim dinler?

ERGÜLEN, Haydar: İran'a uğramamış Hafız. İmge için imge.

ERSOY, Mehmet Akif: İstiklal Marşı'na tutuklu. Öğüt fabrikası. Kahvede ve camide. Şair olmaya niyet etmedi. Manzum yazmak, düzyazıdan daha kolay göründü ona. Tepeden tırnağa namus. Kendisiyle çelişmedi. Yağmurda yanına şemsiye almaz. Fesi yatık değil.

EŞREFOĞLU Rumi: Pay-i taht İstanbul'a taşındıysa da, o Bursa'yı yasadışı başkent kıldı. Keşiş Dağından dört bir yana sıcak kar yolladı. Hasan Dede "Eşrefoğlu al haberi/ Bahçe biziz gül bizdedir" diyerek ona gülistan yolladı. Necatigil ve Hilmi yavuz, kimi mevsimler komşuluk ettiler ona.

EYÜBOĞLU, Bedri Rahmi: Reis. Yürek mangal gibi, ama "Paramparça". Türkü devşiricisi. Yetmiş iki dil içinde Türkçeyi seçer. Coşkun. Yerleşik halk şairi. Sazında gökkuşağından fazladır renkleri. Şiirle palet iç içe.

FUZULİ: Aşkın vazgeçilmez eczası. Türbedar. Üç dilde sürgün. İstanbul'un küçümsediği taşralı dağ. Dağlanmış dağdağa. Doruktan Mecnun'a bakan çılgın. Yirmi dört saat sarhoş. Bütün büyük şairlerin damarına sızmış. Güneşin İstanbul'dan önce Bağdat'ta doğması Fuzuli yüzünden. Yalan söyleyen gerçekçi. Her zaman her yerde taze. Kendi sularını kendi yaratan ırmak.

GÖKÇE, Enver: Aldığımız soluğun diyetini ödeyenlerden. Erzincanlı bir kuş. Eğin türküsü. Kanıyla gülü kırmızı kılanlardan. Mapus damından kuşlar uçurdu.

HASAN Hüseyin: Kavel'de grev gözcüsü. Coşkun akan sel. Dur durak bilmez. Karanlıkta bile önünü görür.

HATAYİ: Tarih sayfalarında yenildi, edebiyat sayfalarında yendi. Selim'den daha yavuz çıktı. Ordusunun bayrağı mavi bir Türkçe. Pir Sultan'ı ve dağdaki geyikleri emziren ana. Şah İsmail gölgesinde oturdu.

ILGAZ, Rıfat: "Sınıf" mümessili. Öğretmene karşı sınıfını savundu. Diploma alamadı bu yüzden.

IRGAT, Cahit: Üç vardiya çalıştı, asgari ücretle.

İLHAN, Attilla: Hep on sekizinde kaldı. Yerinde duramaz, bu yüzden her dizesinde en az iki eylem vardır. Fail-i meçhulün peşinde. Ne zaman patlayacağı belli olmayan bir bomba. Hep itiraz etti. Şişe suyu içmez, hep kaynağın gözüne gider. Şiirini pastörize ettirmemiştir. Mustafa Kemal'le buğday, Nedim'le gül ve şarap, Yahya Kemal'le musiki, Nâzım'la şiir konuşur. Bir hançer gibi çekip gider, tedirgin sultanlara akşam serinliğinde bir deste gül gibi gelir. Mohikanlar gibi tutuşturduğu ateşlerle nice şiirler tutuşturmuştur. Şiiri var olsun.

KADI Burhanettin: Surlara çekilen şiir bayrağı. Şiiri tahta çıkarmak için savaştı.


KANIK, Orhan Veli: yere ve güne/bakan. Haşim'e tanklar salar. Önüne çıkan uyağı, benzetmeyi, şairaneliği dümdüz eder. Ama "Garip"in garibanlığına soyunur. Yönetmeliklerden hoşlanmaz. İşine geç kalır. Meyhaneye vaktinden önce gelir. 'Adam'larla dalga geçer, bu yüzden "Dalgacı Mahmut" olarak bilinir. Üstüne vazife olmayan işleri vazife edinmiştir. Üstüne vazife olan işlerden kaytarmıştır. Bu yüzden devlette sicili bozuktur. Bütün amirleri "Terfi edemez." Diye yazmışlardır hakkında. Bir ufak rakının yanında peynir ve gökyüzü (deniziyle birlikte) ona yeter. Kanaatkâr.

KANSU, Ceyhun Atuf: Kalbini kasabada unutmuş kentli. Ankara'nın akasyası. Hep çocuk kaldı. Şiiri elinde oyuncak.

KARACAOĞLAN: Ala karlı dağ. Her çiçekten şiir alan arı. Suyu soğuk pınar. Anadolu'nun birliğini kuran şair. Salon çiçeklerini sevmedi. Hangi şiiri kaldırsanız altından Karacaoğlan çıkar. Halk şairlerinin soyadı. Güzellerin hem padişahı, hem kulu. Çiçeği her mevsimde açar. Binbir çiçek. Fenâfilcemal. Aşk tekkesinin piri. Mekânı gelinlerin koynu olsun.

KAYGUSUZ Abdal: Abdal Musa'yı oklamış, Abdal Musa da onu şiirlemiş. Hacı Bektaş Veli'nin kucağındaki geyik de "Kaygusuz". Şeh-zadeliği bırakıp şeyh-zede olurken, seccadesini hırka yapmış. Edebiyat tarihçilerinin afyonu Sembolistlere armağan etmelerine bozuluyor. Tanrıya kafa tutuğu için iki ayağına bir pabuç yetiyor.

KARAKUŞ, Hidayet: Bol desenli Isparta halısı, ilmekleri ince. Sivas'ta suyunu alan çelik. Her yerden sızar.

KAYIKÇI Kul Mustafa: Bağdat'ı şehit kıldı. 

KISAKÜREK, Necip Fazıl: Tedirginlik, kuşku, çelişki.; huzursuz. Arayış, uyak, kaldırım; huzursuz. Irkçı, Müslüman, tutku; huzursuz. Saldırgan, uyak, ölçü; huzursuz. Kumar, intihar, içki; huzursuz. Nakşilik, huzursuz. Dil, huzursuz. Ölüm, huzurlu.

KOCATÜRK, Vasfi Mahir: Kemalizmin edebiyat kalıplarına misafir oldu.

KORYÜREK, Enis Behiç: Ruh çağırma seanslarında şiiri çağırdı, masa tıklamadı bile.

KÖROĞLU: Eşkıyayı aklayan şair. Gözleri badem, sözleri gürz. Atıyla yarıştı, şiiri birinci oldu. Ağların yalın yankısı. Eşkin.

Küçük İSKENDER: İngilizceyi en iyi söyleyenlerden. Kendi töresini kendi kurar. Bodrum katında oturur. Loş. Yalnızlığını ikiler. İstanbul çocuğu.

KÜLEBİ, Cahit: Türkü, türkü, türkü. Türkçe, Türkçe, Türkçe. Şiir, şiir, şiir. Kilimlerde bu kadar çok renk varsa, bilin ki müsebbibi Külebi. Edirne'den Ardahan'a kadar su yetiştiren Kop Dağının çeşmesi. Dilimize şavkı vurur. Karacaoğlan'ın bacanağı, Türkçenin damadı. Kurtuluş Savaşında en ön safta. Cumhuriyet'i aklar.

LAV, Ercüment Behzat: Şiirin aktörü. Hep Batılı oyunlarda rol aldı.

MADEN, Sait: İrce. Derin. Yer altı suyu.

MUALLİM Naci: Talim ve terbiye kurulu üyesi. Osmanlı bürokratı. Yönetmelik dışına çıkmadı. Yoksul Ömer'e ekmek veren düzene hep saygılı oldu. Onun içindir ki uyaklara sarılmıştır.


MUNGAN, Murathan: Babil'in yedinci harikası. Korucubaşılar ona düşman. Uyumadan önce tıraş olur. Kentte vaha. Silahsız terörist. Gemileri yakmaktan korkmaz. Çiğ süt. Zer, zin, sim. Zerdüşt ve ateş. Suyu serin. Çıkrığı kırık kuyu. Bereket.

NABİ: Töre bekçisi. Kendisini herkesin babası sayı. Bu yüzden hep öğüt. Tabii ki dinleyen olmadı. Bunun içindir hâlâ yakınıp durması.

NAİLİ: 'Meh'in teşrifini bekledi. Hâlâ bekler.

NAMIK Kemal: "Bürokrata özgürlük!" dedi. Memleketi manzumelerle kurtarmak istedi. Günümüz bürokratları, muhtariyetlerini ona borçludurlar. Bürokratların devletten maaş alan sendika başkanı. Hiç şiir yazmadığı halde edebiyat kitaplarında ondan "şair" diye söz edilir. Çürük mallar ithalatçısı.

NASRETTİN Hoca: Gülen şiir.

NÂZIM Hikmet: Sevgilisini anadiline benzeten tek şair. İlk ve son eşi Türkçeyi hiç aldatmadı. Olağanüstüdür, şiirinin geçtiği yerde olağanüstü hal ilan edilir. Saksıya sığmayan çiçek. Kökü derinlerden su alır. İnanç, kavga. Taşduvar ardında yaprakta hışırdar. Kalbi İstanbul'daysa, kalp atışı dünyanın her tarafından duyulur. Üç vardiya şiir. Em Fuzuli, Hem Nedim, hem pir Sultan, hem Köroğlu. En büyük romantik.


NECATİ: Rumcadan Türkçeye iltihak etti. ilk kuyumcu. Ustalar hâlâ onun bileziklerini takarlar. Hublardan çekmiş cennet bahçevanı. Divana sürgün, şiire mahkum. Dilimize döne döne gelir. Geç kaldığı görülmemiştir.


NECATİGİL, Behçet: dil kuyumcusu. Sorumluluklara tutkulu. Çölü içinde taşıyan bedevi. Neresine dokunsan ah! bezirganlar çağında derviş. İnce gülümseme. Tevekkül. Asfalt abdalı. Kaygulu.

NEDİM: Coşkulu ve uçarı. Divanın dışına taşmış. Gül kokan tek divan şairi. Gül- rânâ. Haddeden geçmiş. Cebinde beyitlerle dolaşır. Gökyüzüne daha yakın olmak için dama çıkmıştır. Damdan düşerken bile imaleye başvurmamıştır.


NEFİ: Görkemli bir abartı. Padişahın gücü Nefi'ye yetmiş ama şiirine yetmemiş. Sadrazamın protokolde şairden önce gelmesine itiraz etmiş. Gölgesinden daha hızlı yürür.

NESİMİ: Pirini pir ü pak eden mülhid. Aşkının hararetinden derisini soyunmak zorunda kaldı. Enelhak diye bağırdığı için Narsis sayılır. Başkalarının bendini de yıkan deli ırmak. Birçok cinayetin meşhur faili. Uykusunu Ortodokslara dağıttı. Dağların ardındaki dereyi görür, buna rağmen paçasını sıvamaz. Müthiş akışkan. Her zaman, her yerden her yere sızar. Şiiri yaşarken tutuklanıp darağacına bayrak yapılmış. Rüzgârı dalgalandırır. Harfler, ondan bu yana Hurufidir.

NEŞATİ: Baktığı aynada izi kalır. Bize örülmüş sözü kalır. Görmese de sitemden özge bir şey, gazelleri armağan olarak günümüze kalır.

OĞUZCAN, Ümit Yaşar: Çok satmış idi, çok okunmuş idi. Ağladı, ağlattı. Şarkılarda kaldı. Nasıl bilirdiniz? Allah rahmet eylesin.

OKTAY Rifat: Şiir sofrasının Halil İbrahim bereketi. Bütün semtleri dolaştı, evinden çıkmadığı halde. Bulutu, denizi tabağına taşır. Gökyüzünü yanında taşır. Çobanıl kentli. Beyaz, damarsız mermer. Şiirde hâlâ yeni olanakların peşinde. Şu anda meşgul: Orhan Veli'yle şiiri tartışıyor.

ORHON, Orhan Seyfi: Dersine çok çalıştı; ama ilkokulu bitiremedi. Karnesi baştan başa zayıf.

ORTAÇ, Yusuf Ziya: Türkçeye en büyük iyiliği şiirin yakasından düşmek, düzyazının yakasına yapışmak olmuştur.

ÖZDEMİR Asaf: Bütün beyazlar kirlendi, o apak.

ÖZEL, İsmet: Sivas'a ateş taşırken yakalandı. Müstafi. Kendi cehenneminin zebanisi.

PİR Sultan Abdal: Osmanlının en büyük şakisi. Mermileri sözcük kılan büyücü. Çarığı ayağında, ipi boynunda. Öküzü padişahtan daha çok sever. Ne dere ne ırmak; sel. Korku süpürücüsü. Direngen. Bir gülden incinir. Şair ordusu yetiştirmiş. Sivas Banaz'ın neresinde? Ebed müddet. Sazına buğday eker.


RECAİZADE Mahmut Ekrem: Ölçülü uyaklı bir ahh!

RUHİ: Yuf harına dehrin gül-i zarına yuf

Ağyarına yuf yâr-i cefakarına hem yuf
Dünya talebiyle kimisi halkın emekte
Kimi oturup zevk ile dünyayı yemekte
Ol müteşairler ki imge üstüne imge yığarlar
Çekersen altından imzayı kimindir bilinmemekte


RUHSATİ: Feryat ki ne feryat!

SABA, Ziya Osman: Gecenin şairi. Günkaçkını. Doldurma ve çiğ uyak. 

SEYRANİ: Dilinin freni yok. Sözünü uyurken de sakınmaz. Kılıcı kına girmemiştir. Sükutun kalp altın olduğunu kanıtlayan simyacı.

SULTAN Veled: Mesnevi'de bir virgül.

ŞEYH Galip: sözü kanatlı. Temmuzda üşüyen şair. Dert kabilesinde. Dergahı yüreğine kurmuş. Sengsare düşen şişe. Ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçen tek kişi. Kalp Kalesinin esiri. Alçakgönüllülüğü post kılmış. Şiiri nerede görse semaa kalkar. Hem Hüsün'dür hem de Aşk. İsmail Dede'nin dilinde şakır.


ŞEYHİ: Türk şiirine eşeği-öküzü sokar; ama şiirimizi ahıra çevirmez.

SEYHÜLİSLAM Yahya: Şeyhülgazel: Uslanmayan mestane. Kaftanında rüzgâr biriktirir. Ceylanın gözündeki korku. Lale Devrine gül taşır. Sevinci ödünç. Hep önünü ilikler. Şemsiye kullanmaz.

TAMER Ülkü: Türkçenin en büyük çocuğu. Virgüllü gökkuşağı.

TANPINAR Ahmet Hamdi: Titiz. Şiiri çok iyi tanır; ama onunla halvet olamaz. Ceylanın gözündeki korku. Denize girmeden önce suyu ayağının ucuyla yoklar. Edebiyatla evli, şiirle nişanı. Şiirin ne içinde ne dışında. Yahya Kemal ile Necip Fazıl arasında binamaz.

TARANCI, Cahit Sıtkı: Noktalama işareti. Ölümle uyaklı. Kalabalık içinde yalnız. Penceresi kapalı, şişesi açık. Gök parçası, dal yeşili. Kentte bir kuş. Ben. Baudelaire'e özenerek kırk altısında göçmüş. Şiirin peşinden koşmuş, nefesi yetmemiş. Çirkin yaratıldığından müteessir. Şiirin kumaşından, çirkinliğini örtmek için diktiği elbise kendisine bol geldi. İçinde Beşiktaşlı bir çocuk yaşadı. Sevgiye aç. Şaşırıp kaldı. Hiçbir atasözünü bilmez.


TARHAN Adülhak Hamit: Her akımın ve her devrin adamı. Fatıma'yı ve Türkçeyi şiirleriyle katletti. Manzumeleri sabır ölçmek için kullanılıyor. Yatağa smokinle girer. Monşer. Yalnızken bile yemekte çatal bıçak kullanır. Şiirle randevuları var idi; ama şiir randevuya gelmedi. Akrep yer, yılan yutar. Pera Palas. Büyütülmüş elçi. Millete rağmen milletvekili. Terazisi yanlış tartar. Edebiyatın sahrası.


TECER, Ahmet Kutsi: Halkçı bürokrat. Şiire "Nerdesin?" der.

TEVFİK Fikret: Herkesle kavgalı. Dürüst. Kırgın. Öğretmen. Aruz. Gelgit. Cumhuriyet'ten madalyalı. Şiirini işe koşmuş. Geçmişsiz gelecek. Fikri, irfanı, vicdanı hür. Pazar sabahları bile erken uyanır. Don Kişot. Yan sokaklara hiç sapmadı.

UYAR, Turgut: "Büyük Saat". Zamanı günde iki kez doğru gösterir. İkinci Yeniye yenilmiş yetenek. Dizeyi aştı, düzde kaldı. "Her Pazartesi" işe gitti.

YAROĞLU, İsmail: Kendini kesen jilet. Taşradan gelip İstanbul'da intihar eden kuş. Yükseklerden ve açıklıktan hoşlanır.

YAŞIN, Mehmet: Yurdundan sürülmüş, diline sığınmış. Ben'i Kıbrıs'ta unutmuş, biz'e sığınmış.

YURTTAŞ, Hüseyin: Sevgi, saygı, öfke. Romantik gerçekçi. "Uzunçalar". Sevginin üzerine "Yangında ilk kurtarılacak" yazar.


YAVUZ, Hilmi. Sarayını miri mala kurdu. Ama acının vergisini de verdi. Simurg. İnşaat ustası. Kökü derinde, gölgesi yarında. İstanbul çölündeki bedevi. Melamet hırkasını eğnine giymiş şaman. Tasavvuftan el alır. Tekkesi tek kişilik. Çarmıh, Hilmi Yavuz'a gerilir. Küllüngü Ferhat'a ağır gelir. Her mevsimde gül devşirir. Ben-i muhabbet fırkasından. Hırkayı Bürde'yi temmuzda giyer. Batarken e Batini. Bütün divanlarda izine rastlanır.

YÜCE, Ali: Balkondaki papatya. Yatarken bile şapkasını çıkarmaz. Yüreğinde, şiirinde Türkiye haritası.

ZİYA Paşa: Dün ve bugün. Kendisiyle kavgalı. Üstü fak, altı şalvar.

ZİYA Gökalp: Resmi gazetenin kurucusu.

SÜLEYMAN Çelebi: Derinden derine akar. Bir yokmuş, sürekli varmış. Cenaze çıkan evlere gitmekle hükümlü. Komşulardan yardım almaktan hoşlanır. Ahirette de uslu.

ZATİ: Öğrencisine yenilen öğretmen. Türkçenin hassas terazisi. Erken uyanır, erken uyur. Matematik ve hendesede sınıf birincisi. Kendi kazdığı divana düştü. Bu yüzden ortalıkta görünmez.

--------------------------------------------------------------------------------
* Bu sözlük daha önce Poetik dergisinin Ocak 1998-Mayıs 1998 tarihlerinde çıkan 15-19 sayılarında yayınlanmıştır. Sabit hocanın daha önce değişik dergilerde yayınlanmış olan diğer yazılarını da yakın bir zamanda sitemizde tekrar yayınlayacağız.