Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2011 Salı

Edip Cansever İle Söyleşi - Adnan Benk, Tahsin Yücel, Nuran Kutlu (*)

Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne...



Adnan Benk - Bir şiir, şiirse, her şeyden önce biçimsel bir özelliğinden kendini ele verir. Anlatacağı, ileteceği ne varsa, biçimde görülür. Daha konuya: falan girmeden birtakım denemeler yaptık senin şiirinin üstünde. Biri şu: Bir, iki, üç, dört ve beş heceli sözcükler kullanmışsın. Toplamı 142 sözcük. 30 tane tek heceli, en çok da (45) üç heceli sözcük kullanmışsın. Bunların şiirin içindeki dağılımı her halde gelişigüzel olamaz. Sözcükler de birer öğeyse, bunların dağılımında bir mantık arayabiliriz.

Tek hece kaç tane dedin?..

Adnan Benk - 30.

Çoğu "bir" oluyor.

Adnan Benk - Beş heceli de altı tane var. Ağırlık üç hecelilerde. Örneğin birinci bölümde iki tane iki heceli var. İki tane de beş heceli. Bu iki heceliye, şiirin iki heceliyle başladığım da gözönünde bulundurarak, ses dizesinin ilk sesini, temel sesi verirsek, öteki sözcükleri de, gene hece sayılarına göre değerlendirirsek (iki heceli = do, üç heceli = fa, vb.) şöyle bir biçimlendirmeye varabiliriz:


Her biçimlendirme gibi, bu da görece ve saymaca. Ama, şiirdeki gizli bir biçimi, dolayısiyle de anlam yapısını, daha bir açıklıkla sezmemizi sağlayabilir. Nitekim, bu müzik tümcesi, altı dizelik ilk bölümün müziksel tümcesi, bu bölümün sonlanmış, temel çelişkisini, şiir boyu geliştireceği öğeleri saptamış olduğunu gösteriyor.

Sona Kalsa 

Usul usul konuşuyorlar aralarında
Denize bakıyorlar bazan -çatalını gezdiriyor biri tabağında-
Gölgesi bir kuş ölüsü
Karşıda. yeni budanmış ağacın
       Olsa. başlangıçlar sona kalsa-
Kolyesiyle oynuyor kadın -tabağımda soyulmuş elma-
Saatime bakıyorum sık sık
Kapıyı gözlüyorum arada
Biraz soğuk mu geliyor ne -kapatır mısın-
Sinirli bir kırmızılık suya batıyor
Düşünüyorum, ansızın birdost yüzü mü
Görmemişim de yıllarca.
Gelse
Değişmiş çok. yaşlanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum -ama yakmasa-
Konuşuyoruz-konuşuyormuyuz-
Yazmayı bırakmış çoktan
Gerçi bir roman taslağı varmış kafasında
''Bir elimde elma, elmada bir el''
Diyorum
Hayretle bakıyor yüzüme
Bir bardak bira içiyor , çekip gidiyor az sonra.
Kadranı kırmızı saat
Flasterle tutturulmuş kırık cam
Şurda burda plastik çiçekler
Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor
Tam kalbimin üzerine bu akşam.
Ölüm
Sen en güzelsin bu saatlerde
Büyütmüş yetiştirmişsin beni
Söyler miyim hiç sana hayran olmasam.
Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak
Bugün de
Tam nerede kalmışsam.
Edip CANSEVER

Sesi biçimleştirerek biçimin üstüne bir örtü çektin. Benim için şaşırtıcı bu, böyle bir soru beklemiyordum. Ama öteden beri düşündüğüm bir şey var, burada ne kadar geçerlidir, bilmem, ama istersen onu açıklamaya çalışayım. Son çalışmalarımda şiirde dış sese ve iç sese çok önem vermek istemiyorum. Dış ses dediğim, uyak, ses benzerlikleri vb... İç ses ise, bir dizeden öbür dizeye kıvrılırken, dizelerin bitimindeki ve başlangıcındaki seslerin uyumu. Örnek olarak söyleyeyim: Orhan Veli, Dalgacı Mahmut şiirinde: "İşim, gücüm budur benim" diyor. Üç "-m" var, bu bir iç sestir, aynı zamanda, tek dizede olsa bile ya da Behçet Necatigil'de "Çok çiğ çağ", Ç'lerle sağlanan bir içses biçimidir. Bense son günlerde şöyle düşünmeye başladım: şiirin içinde sesi gezindirmek. Elimden gelse uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra da uyak ve ses benzerliklerini atacağım. İç sesleri ve dış sesleri attıktan sonra ne getirebilirim yerine? Ben şiirde akustik diye bir şey düşünüyorum, ses dağılımını düşünüyorum: şiiri bir yapı, bir mimari olarak ele almak, seslerin dağılımını, tıpkı konser salonundaki gibi şiirsel yapıda dağıtmak ve ortaya çok değişik bir ses çıkarmak. Bunu çok küçük çapta da olsa son kitabımda yaptım, ya da düşündüm hiç değilse. Ses dağılımı, yani akustik. İyi bir dağılım elbette şiirin içeriğinden gelen biçimdedir, sestedir. Şiirde, şiirin tema'sında bir yavaşlık, bir sessizlik, varsa, ses dağılımı da yavaş olacaktır. Şiirde sert, çıkışlı, kavgalı, öfkeli birtakım durumlar varsa, bunun da sesi başka türlü olacak ve şiirsel yapıda dağılacaktır. Böyle bir deney son zamanlarda kafamı kurcalıyor. İnsan şiiri çoğu kez yazdıktan sonra düşünüyor.

Adnan Benk : Böyle yazılmış yayımlamadığın bir şiirin var mı?..

Var.

Adnan Benk : Örnek olarak bu konuşmaya koyalım. Ama sen ses dağılımı derken, "Gölgesi bir kuş ölüsü" dizesindeki ö, ü seslerini kastetmiyorsun...

Bu iç ses. Gerçi burada düşünülmüş değil bu.

Adnan Benk -Hayır, düşünülmüş. Gölgesi bir kuş ölüsü, ölüm büyütmüş, söyler miyim?.. Ölüm temasının kendine özgü bir sesi var.

Evet, var. Bunu, dediğim gibi, akustikle karşılamak istiyorum. Son bir kitabım çıktı: Bezik Oynayan Kadınlar, orada bu akustik denemesini yaptım. Nereye kadar başardım, bilemiyorum. Bu şiirlerle aşağı yukarı aynı zamanda yazılmış şiirler.

Adnan Benk - Peki şöyle bir örgü de var: Bölümlerin dize sayısına bakarsan 6, 6, 11, 5, 4, 3, diye gidiyor. İlk iki bölümde durağan. Sonra birden genişliyor, birden daralıyor, sonra gitgide küçülüyor. Yalnız bu şiir için söylüyorum. Kitabındaki öbür şiirlerde bunun olduğu yer var, olmadığı yer var.

Burada aralıklar benim için çok önemli. Şiirde bir aralık koyuyorsam, bir anlatım sona eriyor demektir. Onun sona erdiği yerden tekrar başlaması bazı alışkanlıklara bağlıdır. Dediğim gibi, iki ya da üç sözcüklü bir dizeyle bitiyorsa bir bölüm, aralıktan sonra tek sözcüklü bir çıkış yapabilirim. Ve bunu tek bir sözcük üstüne kurmuş olurum.

Adnan Benk -Tek, ya da iki sözcüklü dizelere bir bakalım: "gelse" var, "ölüm" var, bir de "bugün de" var.

Tahsin Yücel - "Diyorum" da var, dize olarak alırsak.

Adnan Benk - Bunları art arda dizerek okuyalım: "Gelse diyorum ölüm bugün de"...

Zaten bu şiirin başı, ortası ve sonu oldukça iyi bağlanmış.

Adnan Benk -Biçimsel olarak hemen göze çarpan bu tek sözcüklü dizeler, onların düzeyinde şiirin ana temasını ortaya koymuyor mu?..

İLKYAZ ŞİKAYETÇİLERİ / I 

Kaçışına Uğrayan Çiçek 


Şurayı götürün dedim onlara
Burayı da, burayı da
Alın götürün dedim
Çimenlerin tirşe buğusunun üstünden
Tirşe buğunun düşlere değen üstünden
Düşlerin ayçiçeği giysilerinin üstünden
O zaman anlatırım dedim onlara
Pencere önümün niye uçtuğunu.
Evet
Dönüp geliyor az sonra
Kolumun altına yerleşiyor
Kendisiyle yer değiştirir gibi
İtiyorum onu, itiyorum, itiyorum
Bütün zamanlar bitti diyorum -anlasa ya-
İki tek kiraz ağacı kaldı yalnız
İki tek kiraz ağacı
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar bitti
Kiraz ağacı?O da
Gözlerimin deli kırmızısını yıkamak için
Ağladıkları zaman.
Ne vardı sundurmamın üstünde -ne vardı-
Anımsayamıyorum şimdi
-Pek şimdi değil, çoktandır-
Yağmurlar yağdığı zaman büyüyen
Geçmişi olmayan bir saksı mı
Yoksa
Bir sap çiçek mi -saksısız-
Kaçışına uğrayan bir çiçek?
Neden olmasın
Yağmurlar
Yağmurlar yağdığı zaman.
Sular insanlar gibi geçiyor aklımdan
Mavi aklımdan
Sordular- anımsıyorum-
Bir gün
Neyle örtülürmüş ki su
Suyla demiştim -elbette suyla-
Ya yaşam
Bir başka yaşamla, bir başka, bir başka, bir başka,"
Oysa bütün yaşamlar bitti
İlkyazlar ve bütün başlangıçlar
Sular
İnsanlar gibi duruyor aklımda.
Dişlerimin arasından gösteriyorum ellerimi
Korkuyla kaçışıyor güvercinle karanfil
Dönüp arkama bakmıyorum
Odalar bitti çünkü, merdivenler de
Dışarsı var: şurası, burası, orası
Ve yağmur- yağmurlar-
Ah şu yağmurlar durmasa ya
Ne güzel ıslanıyor ilkyaz
Ne güzel, ne güzel, ne güzel
Denize zorla sokulmuş
Ağlamaklı bir çocuk gibi.
Edip CANSEVER

Tek heceliler üstünde, özellikle bir sözcüğü üzerinde belki bir ipucu verebilirim: bende bir çok geçer. Birçok sözcüğü soyutlamak isterim. Örneğin benim için şunun, onun bardağı yoktur da bir bardak vardır. Belirsiz bir bardak vardır. Yani bardağın işlevi çok yaygın olabilmeli. O yüzden bir sözcüğü çok geçer şiirlerimde.

Adnan Benk -Yani biri kullanmanın nedeni bağlandığı sözcüğü tek yönlülükten kurtarmak...

Bir bardak, şu bardak değil kesin olarak. Kırmızı bardak değil, belirli bir biçimi olan bardak değil. Böylece bardağı soyutlamış oluyorum. Soyutlayınca da şiirdeki geçerliliği daha önem kazanıyor.

Adnan Benk - Peki, geçerliliğin ölçüsü ne sence? Ne zaman bir sözcük geçerli oluyor?

Geçerlilikten ne anlıyorsun?..
Şiirsel yük bakımından, şiirsel değer bakımından...

Adnan Benk - Şiirsel değerlilik dediğin çok yöne çekilebilmesi mi?

Biraz öyle. Benim için bir şiirde birçok şiir vardır. İnsanda da böyledir bu. Bir insan yüzünde birçok insan yüzü vardır. Bu insan yüzü şunun yüzüdür diyemem kolaylıkla, kimse diyemez sanırım. Hem zaman sorunu nedeniyle diyemeyiz, hem güncel olarak diyemeyiz: yüzümüz çok değişkendir, tek yüzümüz yoktur. Şiirde de bu öyle. Ayrıca şiirin devigenliği var. Şiir yazılıp bittikten sonra sürekli biçimde devinir, değişir. Bazı şeylerini yitirir, kendine birtakım eklentiler alır. Bu, zaman içinde en azından, böyledir. Bununla da kalmaz, şiir giderek aynı şairin yazdığı öteki şiirlerle de bir savaşıma girer. Bu arada kimi şiirler tümüyle yenilgiye uğrar, kimileri ayakta kalır, kimileri de öne çıkar.

Adnan Benk - Metinlerarası ilişkiyi anlatıyorsun sen...

Tahsin Yücel - Evet, metinlerarası ilişki ve alımlama...

Neden biz falanca şairin şu şiirleri güzeldir deriz? Önce birçok şiir yazmıştır ama, o şiirlerin çoğu az önce sözünü ettiğim savaşımda yenilgiye uğramıştır. Ortadan kalkmışlardır, ama büsbütün de yok olmamışlardır. Zaten onlar olmasa, öbürlerini çok iyi anlayamayacağız. Ama ne de olsa ayakta kalan şiirler olmuştur. Zaman zaman kitaplarda da görülebilir bu: bir kitap öbür kitaptan daha iyi olabilir, ne kadar zorlasa kendini şair, bir noktada doruğa çıkmışsa, öteki yapıtları gölgede kalabilir.

Tahsin Yücel - Ama bu, şiirin kendi kendine devinimi, değişmesi değil. O şiir yazıldıktan sonra değişikliklere uğrar dedin; uğrar ama, değerlendirmeler bakımından uğrar. Örneğin ben bu şiirle ilk kez karşılaşıyorsam başka, Edip Cansever'in şiiri olduğunu bilirsem başka, öbür şiirlerini okuduktan sonra başka türlü değerlendiririm, ama gene de bu şiir, bu şiirdir.

Adnan Benk - Bu şiir bu şiirdir mi acaba?..

Hayır, diyorum.

Adnan Benk - Bana da öyle değil gibi geliyor. Okurken yapacağımız katkılarla çok değişikliğe uğrayabilir şiir.

Kuşkusuz. Okuyucu bir şeyler katıyor çünkü. Sonra okuyucular arasında da ayrımlar var, ya da anlamada birtakım ayrımlar var. Niye biz iki kişi arasında düşünüyoruz şiiri? Bugün üstünde konuşacağımız için birkaç kez okuduğum bu şiir şimdi bana bile başka türlü geliyor. Yazdığım gün belki düşündüm bunları, belki düşünmedim. Yazılalı aşağı yukarı bir yıl oldu ama, bugün başka şeyler de düşündüğümü görüyorum.

Adnan Benk -Herhalde sen şiirini kurarken de okundukça değişikliğe uğrasın diye kuruyorsun.

O kadar da değil. O, şiirin öz varlığında olan bir şey. Şiirin huyu dediğimiz bir şey o. Yani ben şiirimin çok çeşitli anlamlara gelmesini istemem. Neyi söylüyorsam tam yerini bulmasını isterim. Bu kadar salt şiirden yana değilim.

Adnan Benk - "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" diyorsun. Ben biri dediğin zaman ötekini bekliyorum.

Var, aşağıda.

Adnan Benk - Yok. Kadın var.

"Kolyesiyle oynuyor kadın." Belli ki artık tabağında çatalını gezdiren bir başkası, kolyesiyle oynayan kadın değil. Şunu ortaya çıkarmak için yapılmış bu: kadının karşısında bir erkek var. Eğer kadını kolyesiyle belirtmiş olmasaydım, öbürünün erkek olduğu belirmezdi, iki arkadaş da olabilirdi. Yani burada bir aşk başlangıcı var. Belli ki burası bir meyhane ya da lokanta.

Adnan Benk -Evet, öteki yerine kolyesiyle oynayan kadın geliyor. Uzun uzun konuşuyorlar aralarında, fakat ne konuştukları belli değil. Şiirde bir tek konuşan sensin, o da dolaysız olarak bir kez.

"Kolyesiyle oynuyor kadın", ben de bir yanda oturuyorum. Ama kalkıp da "ben de karşı masadayım, elma yiyorum" gibi, iki üç dize yazarak sözü uzatmaktansa, "tabağımda soyulmuş elma" deyince, ben de bir başka masada oturduğumu, aşağı yukarı belirtiyorum.

Adnan Benk : Şimdi "çatalım gezdiriyor biri tabağında/kolyesiyle oynuyor kadın" dizelerindeki eylemlere bakarsak etken olmayan, kendine dönük bir devinim görüyoruz. "Çatalını gezdiriyor"un hiçbir amacı yok. Tabak boş. Konuşmanın kesilmesiyle ortaya çıkan sessizliği dolduruyor o "gezdiriyor" sözcüğü. Kadın'ın kolyesiyle oynaması da öyle. İkisi de sevişmenin suskunluğu, heyecanı içinde.

Bir dalgınlık, suskunluk, dikkatsizlik...Henüz seni seviyorum, beğeniyorum gibi bir gevezelik yok ortada.

Adnan Benk - Daha o gevezeliğe gelmemişler zaten, tam bir başlangıç bu. İki kişinin birbirini kollaması. "Denize bakıyorlar bazen" derken dış bir görüntüyü getiriyorsun, ama yarıda kesiyorsun bunu: _çatalını gezdiriyor biri tabağında. - Daha söz bitmedi, görüntü tamamlanmadı. Üç dizeyle giriyorsun sen araya, sonra gene görüntü ve bağlıyorsun.  "Kolyesiyle oynuyor kadın", yukarıdaki görüntünün tümleyici parçası. Araya girdiğin yere de, bütün şiiri besleyen eğretileme'yi yerleştiriyorsun: "Gölgesi bir kuş ölüsü/... yeni budanmış ağacın". Bunlar birbiri üstüne katlanabilen iki kanat. İkisi de sekizer heceli. "Karşıda" ekseni üstünde dönerek bir araya geldiler mi, bir eğretileme çıkıyor ortaya.

Bence bu bölümün en can alıcı noktası: ''-Olsa, başlangıçlar sona kalsa-

Adnan Benk - Evet, o en açık yeri, fakat en canlı yeri de bu. "Gölgesi bir kuş ölüsü/... yeni budanmış ağacın" ve "ölüm/Büyütmüş yetiştirmişsin beni... Budanmış ağaç yaşamsa, ölüm yaşamı besliyor demektir. Ölüm ve yaşam üstüne edilen sözler arasında bu bana değişik gibi geldi. Ölümle yaşamın içiçe girmesi değil de, ölümün yaşamı beslemesi.

Evet, bunu çok iyi bulmuşsun. Ama benim kısa şiirlerimden biri bu. Uzun, bir kitaplık şiirlerim de var. Fakat burada hiç kopmadan aynı havayı sürdürmüşüm. Başlangıç neyse, ortası da, sonu da o olmuş. Rengi, müziği, kokusu neyse, hiç biri birbirinden kopuk değil. Belki bu yüzden başlangıçta görülen o ölüme yakınlık, hatta biraz da hafif karamsarlık havası sonuna doğru geliyor. Ama sonunda bir sürprizle karşılaşıyoruz gene. Ölüm yaşamı besleyen bir şey. Aslında burada saygı ölüme karşı değil, yaşama karşı. Bunu şundan da doğrulayabiliriz: ben bazı şiirlerimi arka arkaya yazar, resim sergisi gibi düşünürüm. Ressamlar tablolarını yanyana getirerek sergi açarlar ya! Örneğin şöyle diyelim: Orhan Peker'in İtfaiyeciler'i, danaları, atları ya da Degas'nın balerinleri gibi belirli bir dönemde yapılmış resimlerin birbirini tamamlaması ve kollaması vardır. Benim şiirlerimde de bu var. Örneğin, bu şiirle aynı dönemde yazdığım bir şiirde "ve annem olmamış gibi doğmuşum" diyorum. Ölümü anlayış biçimim benim doğmamış olmamın özdeşidir. Önce bir doğmamış olmak vardır, sonra da ölüm. Ölüm de bir çeşit doğmamış olmaktır. Ama doğduğuma göre ölüm zaten var. Ölüm dirimi beslemiş oluyor ve başlangıçtaki o karamsar hava gene karamsarlığını sürdürüyor ama, yaşamaya dönük bir sona doğru gidiyor. En son üç dizede de bu var: "Bugün de ince, bugün de kırıldı kırılacak/Bugün de/Tam nerede kalmışsam."

Adnan Benk - Şiirin kurgusunda bana en ilginç gelen şey günlük bir olaydan çıktığın halde birden düzey değiştirmen. Sonra tekrar günlük yaşantıya geliyorsun. Bu çok belirgin: Örneğin dışarıda gördüğün bir olay var, yarıda kesip birden eğretilemeye geçiyorsun, düşünceye bir dönüş, ardından da gene günlük yaşantıdasın. Bir öykü gibi. Fakat bir yerde, anlamı sonradan belirlenecek bir kanca atıyorsun: "Biraz soğuk mu geliyor ne" ve sonuna doğru onun yanıtı: "Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor /Ta kalbimin üzerine bu akşam."

Soğuk, düpedüz bizi üşüten soğuk olsa ne diye şiirde kullanayım. Ama kalbimin üzerine gelmesinin bir anlamı var. En can alıcı yere gelmesi gerek ki ben arkasından ölümden sözedebileyim. Sanıyorum, çünkü yazarken bütün bunlar tam olarak böyle düşünülmüyor. Şiiri matematiksel olarak düşünmek olanaksız.

Adnan Benk - Bu arada da meyhaneyi dolaylı yoldan betimliyorsun. Örneğin "kapatır mısın" ile garson çıkıyor sahneye. "Çatalını gezdiriyor biri tabağında" ile "tabağımda soyulmuş elma" bakışımlı gözlemler. Bu kez de sen çıkıyorsun ortaya, şiir kişisi olarak çıkıyorsun.

Yanıt vermek için belli bir kuramdan yola çıkayım ama, biliyorsun, kuramlar şiirde pek o kadar geçerli değildir. Bir şairin işi, bir yerde kuramı da bozmaktır. Fakat bugüne kadar bozmadığım, bozmak istemediğim T.S. Eliot'un bir 'nesnel karşılık' kuramı var. Şiire bir çeşit dekor hazırlamak bu. Benim burada anlatacağım şeylerin dekorunu kurmam gerek. Garsonuyla, bardaklarıyla, masasıyla, insanlarıyla tümünü anlatmam gerek. Yoksa, niye karşıdaki ağacın gölgesi ölü bir kuş olsun? Her şeyi birtakım nesnelerle vermeyi her zaman yeğlerim. Vazgeçemediğim bir şeydir bu. Eliot'un nesnel karşılık kuramından yola çıkıyorsak coşkularımız, duygularımız, düşüncelerimiz şiire aktarıldığı zaman oradaki nesnel karşılıklarını bulmalı. Bir şiir, içindeki nesnelerle, içindeki yaşam biçimleriyle, ilişkilerle ve daha bir sürü öğeyle oluşturulur. Ve ben buna çok inanıyorum. Bu şiirde gereksiz ayrıntı sayılabilecek şeyler aslında bir fon gibi gerekli olan öğelerdir.

Adnan Benk - Günlük ayrıntı diyebileceğimiz şeyleri ne zaman kullansan, ardından hemen başka bir düzleme geçiyorsun. Örneğin "Evet, aralık kapıdan soğuk geliyor/Tam kalbimin üzerine bu akşam" demeden önce, tam karşıt bir düzlemi, değerden yoksun nesneler düzlemini veriyorsun: kırık cam, plastik çiçekler, vb. Senin şiirselliğin, belki de hiçbir ayrıcalığı olmayan nesne ve olaylar düzlemiyle seçkin duygular ve düşünceler düzlemi arasındaki karşıtlıktan kaynaklanıyor. Bu arada şunu da sorayım: "Kadranı kırmızı saat"ın kırmızılığı yukarıdaki "sinirli kırmızılık" ile bağlanıyor. Elbet hesaplıyorsundur bunları.

Hayır. Şiir ancak yazıldıktan sonra belki bu hesaplar ortaya çıkabilir. Nitekim şu anda, konuşmamızda ortaya çıkıyor bunlar. Ama, daha önceki "sinirli kırmızılık" ile "kadranı kırmızı saat" arasındaki ortak kırmızılığı, yazarken düşünmüş değilim.

Adnan Benk -Ben de buna şaşıyorum. Nasıl düşünmez olursun? Güneşin, hele batan güneşin, yuvarlaklığı ve kırmızılığı bir yanda; öte yanda, yuvarlak kadranı kırmızı olan saat. Bu gibi biçimsel benzerliklerle örülmüş şiirin; kaldı ki, batan güneş nasıl akşam saatini belirtiyorsa, duvar saati de (aslında kırmızı değil o) batan güneşin kızıllığını yansıtıyor. Saatleşen güneşle, güneşleşen saat. Örgü, doku dediğimiz bu işte.

Kırmızılık belki de bu şiirin kendi rengi. Şiiri anlatırken düşüncesi budur, tema'sı şudur diye anlamıyoruz şiiri. Sen demin müzik kattın, ben renk diyorum, hatta belirli bir konusu var, korkunç jestleri var şiirin diyorum. Ben şiirin yaratıldıktan sonra çok önemli bir yaşamı olduğuna inanan bir insanım. İnsan gibi yaşadığına inanıyorum. Ve kendimi yaşama hazırlar gibi kuruyorum şiiri de. Bu nedenle renkler birbirlerini buluyor, ayrıntılar zaman zaman kopuyor, birbirlerini yakalıyor. Belki de bir bütüne gitmek için o ayrıntıları da biraz silmek gerekiyor, çünkü şiir hiçbir zaman ayrıntı değildir, hatta sanat hiçbir zaman ayrıntı değildir. Ayrıntı vardır ama görünmeyen, silinmiş ayrıntılardır. Resimde de bu böyle, sen resmi sık sık ele aldığın için söylüyorum. Baktığımız zaman, işte bu ağaç, bu ağacın yaprağı, bu da altındaki yaprağın damarı diye bakmıyoruz resme. Bu ayrıntılar silindikten sonra kalan şey oluyor resim. Bir şeyi yürütmek, sürdürmek için ayrıntı gerekli ama ayrıntıların okurun gözünde yok olması da zorunlu. Ayrıntı bir marifet gibi kalmamalı.


* Ercan Arıklı'nın sahibi olduğu Gelişim Yayınları bünyesinde Adnan Benk tarafından çıkarılan Çağdaş Eleştiri dergisi çağının ilerisinde bir dergiydi. Bu derginin Haziran 1982 tarihli 4. sayısında  Edip Cansever'le yapılan söyleşiyi zamanında adanasanat.com'da yayınlamıştık. adanasanat.com'u kapattıktan sonra bu yazıyı meraklılar erişebilsin diye buraya aldık.
 

30 Eylül 2010 Perşembe

30 Yıl Sonra Yazko Edebiyat. 3. Sayıdan Bazı Şiirler



ÇAPA - Necati Cumalı

Omuzunda çapa ardında keçisi
Kör karanlığında sabahın
Düşerdi kır yollarına
Dönerdi akşamları damına
Sırtında bir yük yeşil otla

Kaç beyin zeytinlerinin
Yıllarca o açtı diplerini
Kaç bağın kirizması
Evin temeli kasabamıza
Onun çapasından kalma

Karısı, bir iki komşusu kendi gibi
Toplanmışlar şimdi avluda
Ölüsünü öğleye kaldıracaklar
Keçisi suskun anlamış gittiğini
Çapası geride dayalı duvara

KİRİZMACILAR - Necati Cumalı

Kirizmacılar öğleyin
Zeytinin gölgesinde
Sofra kurdu
Peynir ekmek
Zeytin yediler
Biri cigara tuttu
Kavlı bir çakmak
Gölgede soğumuş
Bir testi su
Dolaştı elden ele


Bir ay her gün
iri elleri altında
Eridi dize kadar
Çapalarıyla
Ölülerinin yattığı toprak


Her öğle üstü
Bir cigara içene kadar
Sırtlarını ağaca verir
Dinlenirlerdi
Baktıkları yerde
Gülerdi
Bir haber gibi
Cennetlerinden
Bahçeler bağlar

iNSANLAR iÇiN NOTLAR - TALiP APAYDIN


TREN

Ne çok tünellerden geçiyor trenimiz
Boğucu duman zifiri karanlık içerisi
Çocuklar korkuyor, kadınlar ağlıyor
Aramızdan ansızın kayboluyor birisi
Cırlak sesler homurtular kulaklarımızda
Birer karabasan günlerimiz

iLHAN içiN

Hiç bu kadar kararmadı gökyüzü
Hiç bu kadar kirlenmedi sular
İnsan insana bu kadar uzak değildi
Böyle kaçırmazdık birbirimizden gözümüzü
Küçük bir kız şimdi babasını sorar
Hadi yanıtlayın kızartıp yüzünüzü

AYLAK

Yüreği yoksul beyni kurak
Ne olabilir böyle bir adamın işi
Hendek açmak tuzak, kurmak
Başkaları gelip düşsün diye
Yer açılsın diye kendisine
Sonra kabarıp durmak

İKİMİZ

Benim için önemli olan
Senin için önemli değilse
Burdan kopuyor ipler işte
Başka yerlere bakıyoruz
Başka şeyler görüyoruz
Sen yokuşta ben inişte

EYLÜLÜN SESiYLE - EDİP CANSEVER

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustos çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
«Bu dünyada yaşamak cansıkıcı bir şeydir baylar.»

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan.
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor. aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür bcvlcr.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluğu giyinmek mi olur
Olsun
işte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde - çocuğunu emziriyor yaz -
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazan
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de - telefonda kuş sesleri -
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
iyi tanımalı dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık - olsun -
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yak, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
içi yangında alevalev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.


KOLAY DEGiL -ALİ YÜCE

Üzülme bu da geçer
Çocukluk arkadaşım ağaç
Bu yorgun yaprakları
Döker kurtulursun
Kolay mı bozkırda ağaç olmak
Bir fidanda buluşalım
Süt kardeşim ağaç


işte burnu havada
Kendini beğenmiş bir kent
Çiğnemeden yutuyor seni
Bozkırdaşım ozan .
Bir türküde buluşalım
Kavalını ağlatmadan
Yedi gözü yedi çeşme


Anan bacın soğuk sana
Emmin dayın tuzak niçin
Başını yastığa koyunca
Bulursun belki düşün
Sırtlan gibi saldırır gerçekler
Ayak altında kalır düşün
Düş görmek kolay mı ki
Kolay mı topsuz tüfeksiz
Gerçeğin kanına girmek

Gurbette sıladır bana
Sılada gurbet şiir
Karşınızda hazır bulduğunuz
Şu baharı şu bahçeye
Getirmek kolay mı ki
Hem ağaç olmak hem kuş
Uykusunu incitmeden
Kolay mı güzelin düşüne girmek


Bir yangından bir yangına
Sürgünüm hep
Önünüzde hazır bulduğunuz
Şu güneşi şu sofraya
Getirmek kolay mı ki
Hem sevgi olmak hem ekmek
Bir damla kan dökmeden
Kolay mı şiirin kalesine girmek

NiŞANLI KIZIN AĞIDI – TURGAY FİŞEKÇİ

Göğsün papatya tarlası
Ah, sarardın beni
Sevgilim, sevgilim
Kolların nerde şimdi

Kirpiklerinin ucuna
Asmıştım yüreğimi
Mavisinde yittiğim
Gözlerin nerde şimdi

Bilgeceydi dostluğun
Sevgiydi sunduğun
Yıldız gözlüm, gündüzüm
Işığın nerde şimdi


SORMA BANA – TURGAY FİŞEKÇİ

Sorma bana kimim
Nerden geldim buraya
Gözlerimdeki kırmızı bulutlar
Hangi günlerden sorma.


Elbet olmuştur geçmişte
Açıklanamaz şeyler
Bağlardan çaldığım üzümleri
Yemişimdir yaslanıp mavi göğün göğsüne


Sorma bana kimim
Yaşım kaç, işim ne?
Bana «Seviyor musun?» de.
Başka birşey sorma.

13 Haziran 2010 Pazar

Arşivden : Tuhaf ve Tutarsız Bir Antoloji - Şavkar Altınel

Yahya Kemal, ''Mesela bir yerlerde benim şiirlerimi bilen bir Ziraat Bankası müdürü vardır,'' demişti. Gerçekten de, Ziraat Bankası müdürü olmamakla birlikte, ziraat mühendisi olan bir yakınım da dahil olmak üzere, belli bir yaş grubundan, edebiyata özel bir ilgisi olmayan birçok insanın Yahya Kemal'in (ve yalnız Yahya Kemal'in değil, Cahit Sıtkı Tarancı'nın, Orhan Veli'nin, Necip Fazıl Kısakürek'in ve hatta, ''komünist ve vatan haini'' olmasına karşın, Nazım Hikmet'in) bir şiirini andığına çok tanık olmuşumdur. Türk şiirinin Cumhuriyet'in ilk döneminde geniş bir okur kitlesi ile kurduğu bağın sonradan neden ve nasıl koptuğu burada ele alınabilecek bir konu değil. Ama bu bağ koptuktan sonra da hiç olmazsa sanatla ilgilenenler arasında okunmaya devam eden şiirimizin bugün artık onlar tarafından da okunmadığı bir gerçek. Belki bir yerlerde çağdaş bir şairimizin bir iki şiirini bilen bir ressamımız, tiyatro oyuncumuz ya da romancımız vardır, ama bu ilginç insanın nerede olabileceğini kestirmek kolay değil.

Bana kalırsa günümüz şiirinin önemli bir bölümünün okunamayacak halde olmasından kaynaklanan bu ortamda, yayıncısı tarafından ''Türk şiirinin yaşayan en önemli eleştirmeni'' olarak nitelendirilen Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı üç ciltlik "Yüzyılın Türk Şiiri" adlı antolojiyi edinmek size bir çözüm gibi görünebilir. Böyle bir eleştirmenin kılavuzluğunda şiirimizi yeniden gözden geçirerek şiirle kopan bağınızı yenileyebileceğinizi ve bugünün şiirini de bir yere oturtabileceğinizi düşünebilirsiniz. Ne yazık ki, çok büyük iddialarla piyasaya çıkarılan bu antolojiye güvenmenizin yanlış olacağını belirtmek zorundayım.

Bir eleştirmeni yayıncısının reklam kampanyasından elbette sorumlu tutamayız. Mehmet H. Doğan'ın kendisi belki de ''Türk şiirinin yaşayan en önemli eleştirmeni'' olduğunu düşünmüyordur. Ama böyle bir antoloji hazırlamayı kabul etmiş olması ancak Türk şiiri hakkında belli ve kesin görüşleri bulunduğuna ve bu konuda bizleri aydınlatabilecek durumda olduğuna inanmasıyla açıklanabilir. Kendi payıma ben bu antolojide de, Mehmet H. Doğan'ın daha önce okuduğum yazılarında da böyle bir inancı doğrulayacak bir kanıta rastlayabilmiş değilim.

Sanatçıların hayatı belli bir şekilde görmemizi sağlamaları gerektiği gibi, eleştirmenlerin de sanatı belli bir şekilde görmemizi sağlayabilmeleri gerekir. Büyük bir eleştirmen ise bunu son derece çarpıcı bir şekilde yapıp sanata bakışımızı kökünden değiştiren bir eleştirmendir. Bir şiir eleştirmeni hakkında "Hep söylendiğinin aksine, (son divan şairimiz'in Yahya Kemal değil, Nazım Hikmet olduğunu bize o gösterdi", ya da "Edip Cansever'in de, John Ashbery'nin de şiirinin Eliot'tan etkilendiğini; ama Cansever'in büyük bir şair olmasına karşılık, Ashbery'nin gerçek ilgi alanı olan görsel sanatlara özgü sınırlı estetiği hiçbir zaman aşamadığını ondan öğrendik", ya da "olmasaydı, gerçek şiirin 'analitik' olduğunu, oysa Hilmi Yavuz'un şiirinin ancak 'sentetik' olarak nitelendirilebileceğini bilemezdik" gibi bir söz söyleyebiliyorsak, "önemli" bir eleştirmenle karşı karşıya olduğumuza inanabiliriz.

Yukarıda andığım türden tek bir "bakış değiştirici" görüş bile ortaya atabilmiş olan bir eleştirmen elbette edebiyat tarihine geçmeye hak kazanmıştır ve gene elbette, büyük sanatçılar gibi, bu tür büyük eleştirmenlere de o kadar sık rastlanmaz. Dolayısıyla, Mehmet H. Doğan'ın "önemli" bir eleştirmen olmaması belki de bir kusur olarak algılanamaz. Ama her eleştirmenin hiç olmazsa kendi çapında görüşlerinin olması ve bu görüşlerle bize de yol gösterebilmesi gerekir. Doğan'ın ise, sık sık, bu anlamda eleştirmenlik yapmaktan çok, eleştirmenlikten kaçtığını söylemek yanlış olmaz.

Söz konusu eleştirmenin her yıl Adam Yayınlan için hazırladığı şiir yıllıklarından birinde genç şairimiz Lale Müldür için, "kendine özgü bir şiir dünyasının kapısını aralıyor, ama tabii anlayabilenler için," yollu bir söz ettiğini görünce şaşırmıştım. Bir şairin "kendine özgü bir dünyası" olabilir, ama bir eleştirmene düşen tam da bu dünyayı bize açmaktır. "Anlayan anlar,'' diyen bir eleştirmen, kendisine "Ne yemek var?'' diye sorulduğunda, "Beyefendi, mutfakta et, balık, sebze, yağ, baharat her şey var. Yemekten anlıyorsanız, eminim, girip afiyetle yiyebileceğiniz bir şeyler pişirebilirsiniz" karşılığını veren bir ahçıya benzer. Ahçıların görevi nasıl çiğ yiyecek maddeleri ile aramızda "arabuluculuk" yaparak bunların içerdiği tadı bize iletmekse, eleştirmenlerin görevi de şiirle aramızda arabuluculuk yapıp onun içerdiği tadı bize iletmektir.

Gene bir süre önce, Doğan'ın, bir şiir yıllığında Lale Müldür'ün çağdaşlarından Haydar Ergülen için "Bol kitaplı, boş şiirli bir yıl [geçirdi]'' diye yazdığını görmüş ve "Galiba eleştiriye giriyoruz'' diye heyecanlanmıştım. Ne var ki, Doğan sonradan bunun bir dizgi hatası olduğunu ve Ergülen'in "boş" değil "bol'' şiirli bir yıl geçirdiğini açıkladı. Bence bir şairi "boş" olduğunu ileri sürecek kadar ciddiye almak "bol yazıyor" gibi sıradan, niceliksel bir değerlendirmeyle geçiştirmekten iyidir. Belki Doğan, Ergülen'in henüz ''boşluk'' düzeyine ulaşamadığını, "bol'' yazdığını söylemenin yeterli olduğunu düşünüyordur; 'ama bu durumun da biraz açılıp açıklanması, Ergülen'in neden "büyük'', "çarpıcı'', "hayat zenginleştirici'' ya da ''boş'' değil de yalnızca ''bol şiirli'' bir şair olduğunun belirtilmesi gerekir. Eleştiri bence budur.

Kısacası, bu kriz ortamında yirmi beş milyon lira verip Yüzyılın Türk Şiiri'ni satın alacak ve sonra da toplam ağırlığı üç kilogram olan bu üç cilde evlerine kadar hamallık edecek okurlar bu yatırım ve çabalarının karşılığında şiirimize, ''önemli'' nitelemesini pek hak etmediği gibi, gerçek anlamda eleştirmenlikten de fazla hoşlanmayan bir eleştirmenin gözlükleriyle bakmak durumundalar.

Bu gözlüklerin etkisi daha kitabın giriş bölümünden kendini göstermeye başlıyor. Bu otuz dört sayfalık giriş, Türk şiirinin yüz yıllık gelişimi ile ilgili tek bir özgün düşünce içermeden, sıradan bir ders kitabının bu konuda söyleyebileceklerini tekrarlıyor. Servet-i Fünun'dan günümüze uzanan evrimi yeni hiçbir şey öğrenmeden izliyoruz. Bir başvuru kitabı niteliğindeki böyle bir antoloji için gerekli olanın tam da bu olduğu, şiirimizin genel kabul gören gelişim çizgisini okura aktaracak bir eleştirmenin, Mehmet Emin Yurdakul 'un bütün başka şairlerinizden önemli olduğunu savunacak ya da İkinci Yeni'den hiç söz etmeyecek, ''eksantrik'' bir eleştirmene yeğlenebileceği ileri sürülebilir. Ama bu genel kabul gören gelişim anlatılırken bile yeni bir şeyler söylenilebilirdi. Örneğin, Memet Fuat iki ciltlik Çağdaş Türk Şiiri Antolojisinin ''Giriş''inde, bir yandan Türk şiirinin bildiğimiz gelişimini anlatırken, bir yandan da şiirimizde, birinin kökleri Nedim'e, öbürününki de Şeyh Galip'e uzanan iki değişik ''çizgi'' olduğu şeklinde, yeni ve ilginç bir görüş geliştirmeyi başarmıştı. Kaldı ki, bence bu kadar da gerekli değil. Bir bireyin, hiçbir ''yenilik'' olmadan da şiirimizin bilinen gelişimini, Hececiler'in, Nazım Hikmet'in, Garip akımının vb. getirdiklerini kendi gözleriyle yeniden görerek çarpıcı ve taze bir şekilde anlatabilmesi olanaklı. Bunu yapmak için ''önemli'' olmak gerekli değil, ''eleştirmen" olmak bile gerekli değil, yayıncısının Doğan'a yakıştırdığı üçüncü nitelemeyle ''yaşıyor" olmak yeterli. Ne yazık ki bu giriş bölümünde Doğan'ın bu önemli anlamda ''yaşadığını'' gösteren bir kanıt da bence yok.

Ama antolojideki gerçek sorunlar giriş bölümünü ardımızda bırakıp Doğan'ın şairler için yazdığı yaşamöyküsü/tanıtma yazılarına geldiğimizde başlıyor. Doğan, antolojinin başında, bu yazıları yazmaktaki amacının ''okurun bir şairi okumaya başlamadan önce kiminle, nasıl bir şairle karşı karşıya olduğunu bilmesini'' sağlamak olduğunu belirtiyor. Tanıtma yazılarının birkaçının bu açıdan bir ölçüde başarılı olduğunu kabul etmek gerekir. Ama en başarılı tanıtma yazılarında bile yer yer ''tuhaflıklarla'' karşılaşıyoruz.

Sözgelimi, Turgut Uyar'ı tanıtan yazıda birdenbire karşımıza çıkan ''Acının tarihini, coğrafyasını araştırdı boyuna'' cümlesi ne anlama geliyor? Bu saptamanın uzaktan uzağa bir şeyler çağrıştırdığı belki ileri sürülebilir, ama olgun bir eleştirmenin ''acının tarihi, coğrafyası'' gibi, edebiyat heveslisi bir yeniyetmeye ''şiirsel'' görülebilecek bir ifadeye başvurmak yerine, söylemek istediğini (eğer bir söylemek istediği gerçekten varsa) daha kesin ve somut bir şekilde söyleyebilmesi gerekirdi.

Bazı tanıtma yazılarında düpedüz anlamsız gözlemler var. Kemal Özer'in imgeci bir şiirden anlatımcı bir şiire geçmesinin kimileri tarafından bir ''ilerleme", kimileri tarafından da bir ''gerileme'' olarak görüldüğünü öğreniyoruz. Her konuda -evlilik dışı cinsel ilişkiler, fast food, idam cezası vb. her zaman karşıt görüşler olacaktır. Kemal Özer'in şiirindeki değişimden kimilerinin hoşnut kalıp kimilerinin de kalmadığını 'belirtmek Özer'in kitaplarındaki bazı sayfaların tek, bazılarının da çift sayılı olduğunu belirtmekten daha derin ve anlamlı olamaz. Bir eleştirmenin yapması gereken, "Bazıları iyi, bazıları da kötü derler," demek değil, kendisinin ne dediğini açıklamaktır.

Bazı tanıtma yazılarındaki tuhaflıklar bunları da aşıyor. Yusuf Ziya Ortaç'ın ''hiçbir özgünlüğü olmayan kişiliksiz şiirler" yazdığı doğruysa antolojiye neden alınmış olduğunu çıkarabilmek kolay değil. Bazı şairler içinse yaşamöykülerine ilişkin bilgilere eşlik eden kesin bir değerlendirme yok. Bu bahtsız konumda olan Cevat Çapan'ın "nasıl bir şair" olduğunu merak edebilecek bir okur Çapan'ın Darıca'da doğduğu ve Yeditepe Üniversitesi Fen Edebiyat Bölümü Dekanı olduğu gibi ayrıntılarla yetinmek zorunda.

Doğan'ın kullandığı dil bile zaman zaman tuhaf. Örneğin, Özdemir İnce ile ilgili tanıtma yazısında yer alan "Brüksel, Belçika " Türkçe değil, Amerikanca bir deyiş ve Amerikalıların aksine, Türklerin çoğu Brüksel'in, Orta Afrika Cumhuriyeti'nde değil de, Belçika'da olduğunu bildiği için gereksiz. Aynı şekilde, Orhan Alkaya'nın çeşitli dönemlerde yaptığı işler sıralanırken "reklamcılık'' sözcüğünden önce kullanılan "hatta'' da gereksiz, çünkü reklamcılık, at cambazlığı ya da muhabbet tellallığı gibi, "hatta"sız anılamayacak kadar şaşırtıcı bir meslek değil.

Tanıtma yazılarındaki tutarsızlıklar ise tuhaflıkların da ötesinde. Doğan, antolojinin ''Önsöz"ünde, şairlerin şiir hakkındaki görüşlerine de yer vermek istediğini belirtiyor, ama, görülebilir hiçbir ölçüye dayanmadan, bunu yalnızca bazı şairler için yapıyor. Gene bazı şairlere ilişkin olarak başka eleştirmenlerden de alıntılar yapıyor, ama bazıları için yapmıyor. Bazı şairlere ilişkin tanıtma yazılarının altında hem şiire ilişkin kendi görüşleri, hem de "dış kaynaklardan" böyle alıntılar var, bazı şairler içinse de bunların ikisi de yok ve bu seçimi neyin belirlediği belli değil. Başvurulan dış kaynağın zaman zaman Behçet Necatigil'in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü kadar "beylik" olabilmesi de cabası. Ahmet Haşim'le ilgili tanıtma yazısında şairin Piyale'nin başına koyduğu "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar"dan uzun bir alıntı yapmakla yetinmeyen Doğan ayrı bir bölümde bu yazının tümüne de yer veriyor , ayrıca da Haşim hakkında Ahmet Hamdi Tanpınar'la Nurullah Ataç'tan uzun birer alıntı yapıyor. Yahya Kemal'le ilgili tanıtma yazısında ise şairin şiirle ilgili herhangi bir görüşü yok, hakkındaki iki alıntıdan biri Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü'nden.

Doğan'ın ele aldığı şairleri okura gerçekten tanıtacak tutarlı ve sistematik bir yaklaşımının olmaması en çok da antolojinin şiirimizin son yirmi beş yılına ayrılmış olan üçüncü cildini zedeliyor. İlk iki cildin de elbette çok daha iyi olması gerekirdi, ama sonunda Doğan'ın bir şey demesine gerek kalmadan da birçok okur bir Ahmet Haşim'in ya da Yahya Kemal'in, bir Turgut Uyar'ın ya da Edip Cansever'in "kim ve nasıl bir şair" olduğunu bilecektir. Ama son yirmi beş yılın Türk şiiri gibi, bu dönemde ürün verenler dışında neredeyse kimsenin bilmediği bir alan söz konusu olduğunda güvenilir bir kılavuza gerek var. Doğan'ın ise bu gerekli kılavuzluk hizmetini sunduğu ileri sürülemez. Turgay Fişekçi'nin, Sefa Kaplan'ın ya da Necat Çavuş'un yalnızca yazdıkları dergilerle yayınladıkları kitapların adlarını bilmek okura bu şairlerin edebi kimlikleri hakkında ne söyleyebilir? A. Hicri Özgören'in "şiir ağının gittikçe kalınlaştığını'' öğrenmek ne şekilde yol gösterici olabilir? Homeros da, Puşkin de, Larkin de anlatımcı bir şiir yazdıklarına göre, "anlatımcı bir şiirin izini sürüyor'' gibi geniş ve belirsiz bir yargıdan Roni Margulies'in tam olarak nasıl bir şair olduğu nasıl çıkarılabilir?

Ama Doğan'ın daha ayrıntılı değerlendirmeleri bir anlamda daha da kötü. Sözgelimi, benim şiirlerimin başlıca konularından ikisinin "uzak ülkelere yapılan uçak yolculukları [ve] havaalanları'' olduğu ileri sürülüyor. Uçak yolculuklarının ve havaalanlarının çevresinde dönen şiirlerim olduğunu yadsıyacak değilim; ama Doğan beni bu antolojiye alıp da, aynı konuları "ele alan'' Türk Hava Yolları tarifelerini almadığına göre, bu tarifelerle benim yazdıklarım arasında bir fark olduğuna inanıyor olmalı. Ne var ki bu farkın ne olabileceği hakkında okura bir ipucu verilmiş değil. Hakkımdaki tanıtma yazısında bu konular bu kadar vurgulandıktan sonra, seçilen şiirlerimden bir tanesinin bile uçak yolculukları ya da havaalanları ile ilgili şiirlerimden biri olmaması ise antolojiye egemen olan keşmekeş ve tutarsızlığın başka bir örneği.

Yüzyılın Türk Şiiri'nin "kasıtlı'' bir şekilde hazırlandığını ve kitaptaki tuhaflıkların Doğan'ın kimi şairleri yüceltip kimilerini de küçümsemek istemesinden kaynaklandığını düşünen okurlar olduğunu biliyorum. Ben kendi payıma bu görüşte değilim. Her şiir okuru gibi Doğan'ın da bazı şairleri başka şairlere yeğlemesinden doğal bir şey olamaz. Ama hazırladığı antolojinin böyle bir yeğlemeden etkilendiğini sanmıyorum, çünkü beğendiği düşünülebilecek şairler hakkında söyledikleri, başka şairler hakkında söylediklerinden daha derli toplu, sağlam ya da aydınlatıcı değil.

Antolojide "bol şiirli'' şair Haydar Ergülen'in on iki şiiri yer alıyor. Burada amaç Ergülen'in gerçekten de "bol'' yazdığını kanıtlamak değilse, Doğan'ın gözünde Ergülen'in bu kadar yer kaplamayı hak edecek kadar değerli bir şair olduğunu varsaymamız gerekir. Ama Ergülen'in şiirinde bireyin başkalarında kendini, kendinde de başkalarını aradığı şeklindeki açıklamadan bu şiirin neden değerli olduğunu çıkarabilmek olanaklı değil. Oysa, Doğan'ın, Yahya Kemal'den hâlâ zevk aldığını, ama Ergülen'in kendisine bir şey söylemediğini ileri sürebilecek bir Ziraat Bankası müdürüne verebilecek "Anlayan anlar''dan başka bir cevabı burada belirtmesi yerinde olurdu. 

Enis Batur'dan daha da çok şiir seçildiği gibi, hakkındaki tanıtma yazısı da antolojideki en uzun yazılardan biri. Bütün bunlar Doğan'ın Batur'un belki Ergülen'den de daha önemli bir şair olduğuna inandığını düşündürüyor. Ne var ki, bir kez daha, bölük pörçük bir dolu bilgi ve alıntı arasında okurun Batur'un önemini görmesini sağlayabilecek köklü bir görüş ya da açıklama yok. Ne Batur'un eskiden edebiyat çevreleri tarafından dışlanırken bugün kabul gördüğünün belirtilmesi, ne de yaşamdan edindiği küçük izlenimleri "sanki kimyasal bir işleme uğratmak ister gibi hemen beyin katlarına götüren'' bir şair olduğunun söylenmesi bu açıdan bir işe yarıyor. Oysa, önemli şiirleri olduğuna benim de inandığım Batur'un Türk şiirindeki yeri birkaç cümleyle bile bundan çok daha kesin ve çarpıcı bir şekilde özetlenebilirdi.

Şiirin son derece önemli olduğunu, şiirsiz yaşanamayacağını vb. ileri sürecek değildir. Birçok insanın şiirsiz yaşadığına ve insanlığının bu nedenle azalmadığına eminim. Ama, başka birçok şey gibi, şiirin de bir önemi olduğunu ve bir şiir antolojisi hazırlanacaksa bundan daha iyi bir şekilde hazırlanması gerektiğini düşünüyorum. Yüzyılın Türk Şiiri bana aklını, bilgisini, sağduyusunu, beğenisini ve hayat deneyimini kullanıp şairleri ölçüp tartarak kendisi ve bizim için bir yere oturtmaya çalışan gerçek bir eleştirmenin özenle hazırladığı bir derlemeden çok, ne hayata belli bir bakışı, ne de şiire belli bir yaklaşımı olan birisinin şiir üstüne rastgele aldığı notlardan "oluşturuverdiği'' bir derleme gibi görünüyor.

Şiirin "vazgeçilmezliğinden'' dem vurmayacağım gibi, "yayıncılık ahlakından'' vb. dem vurup bir yayınevinin bu kadar zayıf bir kitabı bu kadar büyük iddialarla piyasaya sürmemesi gerektiğini de söylemeyeceğim. Yayınevleri ticari kuruluşlardır ve yurdumuzda da, dünyanın başka yerlerinde de doğal olarak ürünlerinin reklamını yaparlar. Gene de, Yapı Kredi Yayınlan belki de önerileri ve desteğiyle bu antolojiye ön ayak olduğu belirtilen Enis Batur'un ağzından -neden Mehmet H. Doğan'ın "önemli'' bir eleştirmen ve Yüzyılın Türk Şiiri'nin de "vazgeçilmez'' bir kaynak olduğuna inanmamız gerektiğini kısaca açıklayacak olursa sevinirim. Ama daha da sevindirici bir gelişme söz konusu yayınevinin bu yükte ve pahada ağır antolojiyi depolarda tozlanmaya terk edip bu alanda başka bir antoloji hazırlatması olur.

Böyle bir antolojiyi bir Ziraat Bankası müdürüne hazırlatmalarını elbette bekleyemeyiz, ama belki bir Yapı Kredi Bankası müdürüne hazırlatabilirler. Bunu yapacak olurlarsa, ortaya çıkacak yapıt en kötü olasılıkla Yüzyılın Türk Şiiri'nden daha dağınık, tuhaf ve tutarsız olmaz, en iyi olasılıkla da Türk şiirinin hâlâ hayatın içine girip "sokaktaki adam''a seslenecek gücü olup olmadığını öğreniriz.
--------------------------------------------------------------------------------
* Bu yazı Adam Sanat dergisinin Temmuz 2001 tarihinde yayınlanan 186. sayısından alınıp zamanında adanasanat.com'da yayınlanmıştı. Şavkar beyin bu metnin burada yayınlanmasına bir itirazı varsa bu konuda bizi uyarır uyarmaz yazıyı yayından kaldırabiliriz.