29 Kasım 2012 Perşembe

Umrumda Değilsin - Ahmet Altan (*)

 

Adam uzun bir seyahat dönüşü neşeyle eve girdiğinde içeride birden tuhaf bir sessizlik olur, dostları gözlerini kaçırır, sevgilisi huzursuzca kıpırdanır, en yakın arkadaşı yanındaki bardağa uzanır.

Sonra herkes gider.
Sevgilisi, "Sana bir şey söylemeliyim" der.
Adam sarılır sevgilisine, "Gerek yok" der, "hiçbir şey söyleme."
Kendilerine birer içki koyarlar ve adam, sanki olması gerekenden biraz daha neşeli ve coşkulu konuşur.
— Hadi evlenelim. Kadın şaşırır.
— Nasıl?
— Gidip evlenelim.
Adam gerçekten evlenmek mi istiyordu, yoksa o sessizliğin üstesinden gelmek için tutkulu ruhuna uygun bir coşku patlamasına mı kaptırmıştı kendini, yoksa duymak istemediği bir açıklamayı bir daha duymayacağı şekilde gömmek için büyük bir olaya mı sığınmaya çalışmıştı bilmiyoruz.
O akşam kadın, müstakbel kocasının masaya koyduğu buruşuk bir broşür görür, arkasında birkaç satır yazılmıştır, "Bu ne?" diye sorar, "Bir şiire başlamıştım" der adam, kadın sevinçle ve sevginin kendisine verdiğine inandığı otoriteyle, "Bitir şiiri" der.
Evlenirler.
Yeni bir eve taşınırlar.
Kadın, kutuları açıp eşyaları yerleştirmeye çalışırken içeri, kocasının en yakın arkadaşı olan, geçtiğimiz yüzyılın en büyük piyes yazarlarından Eugene O'Neill girer.
Adı konmamış, kaçamak ve kaygan bir ilişki yaşamış insanların arasındaki o tuhaf huzursuzluk içinde kadın kutularla ilgilenir, O'Neill bir içki ister. Kadın içki şişesini verir.
O'Neill huysuzlaşır.
— Bardak da istiyorum!
Kadın bütün kutuları tek tek açarak bardak ararken, kadının telaşını ve tedirginliğini yatıştıracak bir hareket yapmadan bekler bardağı.
Kadın bardağı bulduğunda sormak istediği soruyu sorar.
— John'a söyledin mi?
— Biz evlendik, der kadın. O'Neill, kadına mavi bir zarf uzatır.
— Senin için bir şiir yazdim.
O'Neill gittikten sonra kadin, zarfi açmadan bir kitabin içine koyar.
Ve hayat, sanki görünenin altinda akip giden akintilardan habersizmiş gibi akmaya devam eder.
Kadinin kocasi, daha sonra Sovyet Devrimi'ni en iyi anlatan kitabi, Dünyayi Sarsan On Gün'ü yazacak olan, döneminin ünlü gazetecisi John Reed'dir.
Savaş karşiti, mücadeleci, tutkulu bir adamdir.
Kadin erkek ilişkilerinde "özgürlügü ve eşitligi" savunur.
Bir akşam, bir kitap ararken, O'Neill'in karisina verdigi şiiri bulur.
Kadin, açiklamak ister.
Dinlemez bile Reed.
— Umurumda değil, der, elbette istediğini yapabilirsin, istediğinle yatabilirsin, ben de çok yattım.
Gerçekten kadınlarla yattı mı bilinmez ama bu sözler karısını çok yaralar, "Kiminle yattın?" diye sorar, "Kiminle yattın?"
Sonra da eşyalarını toplayıp evi terk eder.
Karısının arkasından Reed, merdivenlere oturup ağlar.
Ondan sonrası bir karmaşadır.
Kadın, gazeteciliğe başlar ve gerçekten "özgür" bir hayata dalar, neredeyse yatmadığı adam kalmaz.
Epeyce sonra Reed, karısının, çalıştığı dergiden kovulduğunu öğrenir. Onu yeniden bulur, birlikte Rusya'ya gidip gazeteci olarak "devrimi" izlemeyi önerir.
Giderler.
Aralarındaki aşk yeniden canlanır.
Döndüklerinde Reed ünlü kitabını yazar.
Ama başarıya, mutlu gözüken hayatlarına rağmen Re-ed'in içindeki yara hiç kapanmaz, "umurunda bile olmadığını" söyleyen adam, karısının O'Neill'le ilişkisini hiç unutamaz.
Karısı onu yazıya çekmeye çalıştıkça o, politikaya doğru gider, Amerikan Komünist Partisi'nin içindeki hizip kavgalarına karışır.
Ve, birgün Amerikan Komünist Partisi'nin iç kavgalarını nihai bir çözüme kavuşturmak ve Sovyet yöneticilerinin, kendi hizibini asıl parti olarak kabul etmesini sağlamak için sahte bir pasaportla Sovyetler'e gider. Karısının itirazlarını dinlemez.
Zor bir yolculuktan sonra Rusya'ya varır ama bir daha oradan çıkamaz. Kaçmaya çalışırken Finlandiya'da hapse düşer, hastalanır, Sovyetler'e iade edilir.
Tek istediği, karısına kavuşmaktır.
Her gün mektup yazar.
Cevap alamaz.
Alamaz, çünkü karısı kocasını bulabilmek için o belalı günlerde hayatını ve geleceğini tehlikeye atarak Sovyetler'e doğru korkunç bir yolculuğa çıkmıştır.
Haberleşemezler bile.
Reed, karısının yeniden O'Neill'e döndüğünden kuşkulanır hep.
Karısının, kendisini bulabilmek için ne acılara ve sıkıntılara katlandığını bilmez.
Birbirine kavuşmak isteyen iki insan, bu amaca ulaşabilmek için hayatlarını tehlikeye atmaya, buzlu bozkırlarda günlerce süren yürüyüşlere, açlığa, hastalığa razı olurlar.
Sonunda birbirlerine kavuştuklarında artık, Reed çok hastadır.
Bu insanların hayatını anlatan filmi izlerken kaçınılmaz bir şekilde kendinize soruyorsunuz, eğer kavşak noktalarında bu iki insan başka türlü davranmış olsaydı, hayatları da.başka türlü olabilir miydi, diye.
Eğer kadın, sevgilisi seyahatteyken O'Neill'le kırıştır-masaydı ve Reed eve döndüğünde bunu fark etmeseydi hayatları nasıl olurdu ya da o mektubu bulduğunda karısının açıklamasını bile beklemeden, "Umurumda değil" demeseydi de karısını dinleseydi, kıskançlığını saklamaya çalışmak yerine gösterebilseydi ne olurdu?
Çok büyük bir yazar olan O'Neill'i o kadar kıskanma-saydı, acaba yazıdan ziyade politikaya ağırlık verir miydi, yoksa kendi kitaplarını yazmayı mı tercih ederdi?
Bu kadar "özgür", bu kadar "rahat", bu kadar "dost" oldukları halde neden her şeyi açıkça ve dostça konuşamadılar, yoksa aşk o dehşetli parçası kıskançlıkla birlikte geldiğinde o kadar "özgür, rahat ve dost" olamıyor muydu insan?
Bir yandan, onu bir kere daha görebilmek için hayatını tehlikeye atmaya razı olurken bir yandan da hayatının en önemli acısını ondan saklamak, gerçek duygularını açıklayamamak; kıskanan âşık bir insanın bir yanıyla sevdiğine yaslanıp bir yanıyla ondan, onun asla ulaşamayacağı kadar uzak olduğunu mu gösteriyordu?
Neden bütün hayatlarını etkileyecek hatalar yapmışlardı, insanlar âşık olduklarında mutlaka bir hata mı yapıyorlardı?
Büyük ve unutulmaz aşkları, öylesine büyük ve unutulmaz kılan, yapılan hataların açtığı ve asla sağalmayan yaralar mıydı?
Hiç kapanmayacak yaralar açmaya muktedir olduğumuz halde neden açılan yaraları iyileştirmeye muktedir değildik?
Yaşadığımız aşklar hayatlarımızı değiştiriyor.
Yapılan hatalar da değişen hayatı bir kere daha değiştiriyor.
Savruluyoruz.
O aşklar olmasaydı, o hatalar yapılmasaydı, o hayatlar nasıl olacaktı hiç bilemiyoruz.
Bildiğimiz, hayatı başkalarından daha başka türlü, daha tutkulu, daha unutulmaz yaşadıkları ama buna rağmen içlerinde hep "bir şeyin yarım kaldığı" duygusunu taşıdıkları.
Reed, bunaltıcı bir Sovyet hastanesindeki demir karyolada çok erken gelen bir ölümü beklerken, karısı, başucundaki komodinin üstünde yıllar önce kocasının cebinden çıkan buruşuk broşürü bulmuştu.
Arkasını çevirip bakmıştı.
Reed, o yarım şiiri yazıp tamamlamış ama karısına söylememişti.
Onların, defalarca bölünen, yolundan sapan eksik ilişkilerinde tamama eren tek şey de o şiir olmuştu herhalde.
Bir de kadının, bir ölünün başucunda döktüğü gözyaşları...
* 30 Kasım Cuma akşamı izleyeceğimiz Reds filmi dolayısıyla Ahmet Altan’ın “İçimizde Bir Yer” kitabından alınma bir yazı.